Terry Gilliam’ın postmodernizm ve modernizmin savaşının hat safhada olduğu, yenilik naraları atan bir nesilin var olan sanatı yıkmak için ayağa kalktığı bir dönemde sinemayı sinema yapan filmlerden ve yönetmenlerden esinlenerek yarattığı Brazil, döneminin oldukça ötesinde bir film. Distopik bir dünyanın içerisine sıkışmış gerçekliğin bir insan bedenindeki tasviri… Film, bir banka memurunun sevdiği kadının kahramanı olmak adına parçası olduğu sisteme karşı çıkışını anlatmakta. Peki etrafta bu kadar çok sistem karşıtı söylem, sanat eseri  varken, Brazil’ı bu kadar farklı yapan ne?

tumblr_ni8nremd9u1qzr8nao1_1280

Bir devlet memuru olan Sam Lowry, karanlık ve otoriter bir dünyada yaşamaktadır. Bu fütüristtik dünyadan uzaklaşmanın yollarını kendi rüyalarının Don Kişot’u olmakta bulur. Sevdiği kadını dev canavardan korur ve onun kahramanı olur. Gerçek hayatta ise sessiz ve emirlere uyan “sıradan” birisidir. Rüyalarında kurtardığı kadını, çalıştığı bakanlıkta görmesiyle birlikte bütün hayatı değişir. Devlet tarafından terörist olarak aranan kadının bilgilerini değiştirmek için kendi hayatını feda eden Lowry, sistemin mikro düzendeki bir yansımasıdır. Kendi kendisini aşkı uğuruna yok eder.

Öncelikle filmin iskeletini incelememiz gerektiğini düşünüyorum. Filmdeki “devlet” portresine baktığımızda çoğu distopik filmden tanıdık gelen Nazi Almanyası’nın bir betimlemesini görüyoruz. Devletin savunma birimleri, SS subaylarının üniformalarından giymektedir, sisteme ait her türlü bilginin kayıtlı olduğu Bilgi Bakanlığı’nın kapısının üzerinde “Bilgi özgürleştirir” yazmaktadır, ki bu da Auschwitz-Birkenau [1] kampının girişinde yazan “Çalışmak özgürleştirir” sözüne bir göndermedir. Ayrıca filmde toplumun her türlü gereksinimi evlerdeki ve ofislerdeki borularla sağlanmaktadır. Bu da insan bedenindeki damarların bir metaforudur. Filmin yan karakterlerinden kaçak tesisatçı Tuttle, bu borulardan birini tamir ederken, cebinden çıkarttığı aleti göstererek “Bypass yapabilirim, izin verirsen” der. Devletin işlerinin sorunsuz ilerlemesi için kendi hayatlarını heba eden bir çok memur gibi Lowry de, sinir hücrelerinin bir tasviri olarak okunabilir. Ve tabii ki “devlet” ögesi ise burada herkesi yöneten ve bütün vücuda emirler yağdıran beyindir.

İnsanlık ve teknoloji geliştikçe ve hayatlarımızın amaçlarından uzaklaştıkça sistem bizleri esir aldı, bu bir gerçek. Ama sistemin asıl görevi bizleri mevcut olan gerçeklikten uzaklaştırıp, kendi kurduğu gerçekliğe yerleştirmektir. Filmde ise Lowry evinin havalandırma sistemi bozulunca, kendine bütün bu güzellikleri ve gerçekliği sunan sistemin açığını farkeder ve mutlak gerçekliği sorgulamaya başlar. Ona bu esnada yan karakterlerden birisi olan Tuttle yardım eder. Adeta bir süper kahraman edasıyla gelir, sistemin açığını kendi eşyalarıyla gizlice tamir eder ve yine bir süper kahraman gibi balkondan sarkıttığı ipiyle karanlığa karışır… Ardından rüyalarında aşık olduğu kadın olan Jill’i görür ve onu devletten kurtarmaya çalışır. Çünkü devlet raporlarında Jill, terörist olarak aranmaktadır. Bundan sonraki planı, adeta virüs kapmış bir hücre gibi beyine erişerek oradaki bilgiyi tamamen silip, yerine yeni bir bilgi eklemektir. Annesinin burjuva arkadaşlarının yardımıyla istemediği bir bölüme kendini terfi ettirir. Girdiği ortamlarda devletin üst düzey yöneticileriyle tanışır. Yüzlerini plastik parçası gibi gerdiren, bütün bedenlerini silikon torbasına çeviren insanlar zar zor ayakta durmasına rağmen, “estetikliğinden” taviz vermeyen sistemin yansımalarıdır. Sistem de her yerden sarkan borularını kapakların arkasına sıkıştırıp, mahvettiği doğanın önüne “üst düzey güvenlik”, “korkusuz lüks” ve “şüphe olmaksızın eğlence” yazan billboardlar koyarak kendi estetikliğini korumaya çalışır.

tumblr_mqguw4h2dv1s2rll0o6_500

Filmin geçtiği dünyada devlet bürolarına karşı terör saldırıları düzenlenmektedir. Bombalar patlar, insanlar öldürülür… Ama nitekim ortada hiçbir terörist görmeyiz. Hatta Sam, Jill’i ilk gördüğünde onun bir terörist olduğunu düşünür ve ona bunu sorar. Jill’in de ona “Kaç tane gerçek teröristle karşılaştın, Sam?” diye sorması üzerine 13 yıldır süre gelen terör eylemlerini hiçbir terörist grubunun yapmadığını ve olan tek terörün devlet terörü olduğunu fark ederiz.

Brazil terör ve şiddet konusunu işleyiş açısından diğer distopik filmlerden ayrı bir yere sahiptir. Örneğin 1984 filminde Michael Radford daha yalın ve eleştirisel bir dil tercih eder, Chaplin ise Modern Zamanlar filminde sisteme ayak uydurmaya çalışan bir işçiyi mizahi bir dille ele alır. Bu  iki filme baktığımızda Gilliam’ın Brazil’de daha anarşist bir dil tercih ettiğini görebiliriz. Filmde sistemi iyileştirmenin en iyi yolunun onları havaya uçurmak olduğunu her fırsatta dile getirir. Aslında bu dilini 60’ların aktivist ruhuna duyduğu saygı, filmi hazırlarken takıldığı Hollywood bürokrasisi ve Kafka’ya olan hayranlığıyla da bağdaştırabiliriz. Örneğin filmin gidişatını etkileyen en önemli sahnelerinden biri bir sineğin makinaya düşüp Tuttle yerine Buttle (İngilizcede böcek anlamına gelen “Beetle” kelimesinden esinlenmiş olabilirler) yazmasına neden olarak bir isim karmaşasına yol açması, bürokrasinin insan karşısındaki üstünlüğünü sembolize eden gölge metaforları Kafka’nın Dava kitabına ve Orson Welles’in uyarlamasına bir gönderme olarak okunabilir. Yıllardır süregelen bir sistemin, bir sinekle başa çıkamamasının hikayesidir bu.

Distopyaların gerçeklikle birleşmeye başladığı bir çağda, Brazil her daim ayakta duracak (durması gereken) bir film.
Yaşadığımız dünya gerçek, sinemanın saniyede 24 kere gerçek olması gibi. Hiçbir şeyden haz etmeyen, her şeyi eleştiren ve yalnızca kendi yarattığı gerçekliği beğenen küresel bir topluma dönüşmeye başladık. İşin korkunç yanı ise bu dönüşümden herkesin şikayetçi olması… Eğer bir şeyler değişsin istiyorsak önce kendi sistemimizi yıkmalıyız; Sam Lowry gibi.

5

 


Yazan: Gençer Utku Gediz
Bu yazının tüm hakları Film Kafası’na aittir. İzin almadan ve kaynak belirtilmeden kopyalanması veya kullanılması yasaktır.
Bu yazı GodFather Dergi'nin "Distopik" filmler konulu 2. Sayısında yayınlanmıştır.
Reklamlar