1960’da Jean Luc Godard’ın “Serseri Aşıklar” filmiyle sinema literatürüne yeni bir kavram, akım eklendi: Fransız Yeni Dalga Sineması. Sinemanın 65 yılda gelenekselleşen kurallarına, sistemine karşı oluşan bu hareket gerek teknik, gerekse kuramsal açıdan yeni bir çağın başlamasına neden oldu. 

Size bu yazıda Yeni Dalga Sineması hakkında klasikleşmiş şeylerden bahsetmeyi planlamıyorum. Eğer yazıya devam etmeden önce Yeni Dalga Sineması ve Godard hakkında temel bilgilere sahip olmak isterseniz öncelikle şu yazıyı okumanızı tavsiye ederim.

İki ayrı kutup: Belgesel ve Kurmaca

Godard, 20. yüzyılda ve hatta günümüzde bile en çok tartışılan sanatçılarından. Sanatseverleri ikiye bölen bir sanat anlayışı var; ya çok seviliyor ya da nefret ediliyor. Tarzının belgesel ve kurmaca kutupları arasında gidip gelmesi seyircinin odağını kıran en büyük etkenlerden. Hollywood’un zirve dönemlerinde sinemaya bağlanan seyirci, Godard’ın filmlerindeki kurmaca tadı yakaladığında filme dahil olmaya başlıyor fakat Brechtyen bir kırılmayla senaryo belgeselvari bir dile dönüştüğünde filmden kopuyor. Tam da Godard’ın yapmak istediği gibi…

Hegel ve Godard

Sorbonnne’de okurken Sartre ve Merleau-Ponty’nin varoluşçuluğundan ve Hegel’in felsefesinden oldukça etkileniyor. İleride çekeceği filmlerin temellerini de o dönemlerde oluşturuyor.
Hegel’e göre çelişkiler bütün yaşamın ve hareketin kaynağıdır. “Her şey” diyordu Hegel, “kendi içinde çelişkilidir ve başka her şeyden başka ‘doğru’yu ve şeylerin özünü açıklayan ilke budur“. Eğer bir idea karşıtını çağrıştırıyorsa bu, idea’nnın tek-yanlı soyutlama olduğu anlamına gelmelidir. Bu nedenle idea yalnız karşıtıyla tanımlanabilir. Godard’ın bir zamanlar “doğru her şeydedir, hatta kısmen yanlışta bile” demesinin ve Vivre sa Vie filminde Brice Parain’in “yanlış doğru için gereklidir” diyecek kadar ileri gitmesinin nedeni budur.[1]

mylifetolivenanaphilosopher_zpsded32574
Sinema ve varoluşçuluk arasındaki bağ yok sayılamaz. Her ikisi de insanların düşüncelerinden çok, onların eylemleriyle ve davranış biçimleriyle ilgilenir.
Godard‘ın sinemasının en çok tartışılan kısmı ise kamerayı gerçekliği yeniden yaratma amacı değil de, varolan gerçeği gösterme aracı olarak kullanmasıdır. Nitekim Lumiere Kardeşler de kamerayı bulduklarında bu amaçla kullanmışlardır. Fakat daha sonra Méliés’in varolan “fantastiği” yeniden üretme çabasıyla sinemada kameranın kullanımı iki kutuba ayrılmıştır. O günden bu güne hala daha bu konu tartışılmaktadır.
Sonuç olarak, bütün sinema sanatının üç kutup, üç karşıtlık, üç paradoks üzerine oturduğu söylenebilir: anlatıya karşı görsel, belgesele karşı kurmaca, ve belki de en önemlisi soyutlamaya karşı gerçeklik. Kuşkusuz Godard, bu karşıtlıkların farkına varan ilk yönetmen değildi fakar bu karşıtlıklara birçok yönetmenden çok daha fazla duyarlı olduğu kesin: gerçekten de sanıyorum, filmlerini bilinçli olarak bunlar üzerinde kurmayı seçmiştir. Hegel gibi Godard da doğru ve güzelin, ne iki şıktan birinde ne de ikisinin sentezinde, daha çok bu görünen karşıtlıkların bilinçli kullanımda yattığına karar vermiştir. “Kamera” diye yazdı Godard, “yalnızca bir yeniden-üretim aracı değildir. Sinema, sanat ile yaşam arasında yer alan bir şeydir. Resim ve edebiyattan farklı olarak, sinema hem yaşamı verir hem de yaşamdan alır ve ben filmlerimde bu anlayışı yaşama geçirmeye çalıştım. Resim ve edebiyat başlangıçlarından bu yana sanat olarak varolmuştur, sinema ise böyle değilidir.”[2]

Anlatımı

Godard kendi sineması için “hala Cahiers du Cinéma döneminde olduğum gibi bir eleştirmenim. Tek değişiklik, eleştirileri yazmak yerine şimdi filme çekiyor oluşum” der. Godard öykü anlatmaz, roman uyarlaması hiç yapmaz. Denemeler, eleştiriler anlatır; gerek topluma, gerekse sinemaya.
Entrikaları seven izleyici sinemayı sanat olarak hala en aşağılarda görmektedir. Bu yüzden popüler sinemada aradıkları entrikaları ya da klişeleri Godard sinemasında bulamayınca yaftalamaya başlarlar. İnsanlar her çeşit romanı okuyabilirler fakat bu özgürlüğü sinemaya tanımazlar. Onun sinemasını sevmeyenler genellikle filmlerini çok politik ve sıkıcı olarak bulduklarını söylerler. Godard ise bu tarz izleyicilere karşı filmlerinde sürekli insan hayatının politikaya bir malzeme olduğunu ve politiklerin şekillendirdiği hayatlarının kendi filmlerinden daha sıkıcı(!) olduğunu anlatmaya çalışır.
Ayrıca Godard, Yeni Dalga grubu içerisindeki diğer yönetmenler kadar politiktir. Çok fazla ya da az olduğu konuşulamaz. O yalnızca -Truffaut’un da dediği gibi- kendi ve insanlar hakkında bildiği şeyler üzerine film çeker.
Kendi anlatım tarzıyla Yeni Dalga Sinemasına ve sinema tarihine kattığı 5 farklı tekniği şuradaki yazımızdan okuyabilirsiniz.

Ayrıca  Criterion Collection tarafından hazırlanan videoya da izlemenizi öneririm.


yazan: Gençer Utku Gediz
Not: Bu yazının tüm hakları Film Kafası’na aittir. İzin almadan ve kaynak belirtilmeden kopyalanması veya kullanılması yasaktır.

Kaynakça:
[1] Richard Roud, Godard, der. Ertan Yılmaz (Ankara: Gece Yayınları) s. 9
[2] Richard Roud, Godard, der. Ertan Yılmaz (Ankara: Gece Yayınları) s. 12

 

Reklamlar