Not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Sonbahar ve Gelecek Uzun Sürer filmlerinde toplumsal travmaların yarattığı bireysel travmalara değinen Özcan Alper, üçlemesini Rüzgarın Hatıraları ile tamamlıyor. Şiirsel sinemanın ustalarına bir saygı duruşu gibi kabul edilebilecek film, cesurca bir hikayeye değiniyor. İstanbul’da Ermenice çıkan bir derginin çevirilerini yapan Aram (Onur Saylak), geçmişinde yaşadığı olaylardan hala daha kurtulayamayan bir yazar ve ressamdır. İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği günlerde Türkiye’de gerçekleşen anti-komünist, ırkçı olayların akabinde çalıştığı matbaanın basılması üzerine, Sovyet Gürcistan’da bir dağ köyüne kaçmak zorunda kalır ve burada ona Mikail ve Meryem sahip çıkar. Bu süreçte hapis hayatı yaşamaya başlayan Aram, geçmişini düşünür ve hatırladıklarını unutmamak için yazar, çizer.

Özcan Alper, Sonbahar ve Gelecek Uzun Sürer’de de olduğu gibi yine ana karakterini doğaya emanet ediyor. Doğa, Alper’in sinemasında -karadenizli olduğundan olacak- politik bir olgu olarak yerini alıyor.

Filmde Aram’ın kaçış hikayesinin yanı sıra, birçok hikaye bulunmakta, bu da seyircinin filmle bağ kura bilmesini sağlıyor. Karakterleri tanıyacak olursak: Mikail (Mustafa Uğurlu), Karadeniz’e gelen sığınmacılara yardım eden ve kalacak yer ayarlayan birisi. Muhafazakar olan Mikail’in, devletten kaçanlara yardımlarına rağmen Türk sağ anlayışına sahip olduğunu görebiliyoruz. Ondan yaşça çok küçük olan Meryem’le evlenip, olabildiğince yaşadığı toprakları unutturmaya çalışıyor. Örneğin, radyoyu açtırmıyor, şarkı söylettirmiyor ya da Aram’la Sovyet Gürcistan’a gitmesine izin vermiyor.
Meryem (Sofia Khandemirova) ise Mikail’le evlendikten sonra Türkçe’yi öğrenmeye başlayan, ülkesine duyduğu özlemi kocası evde yokken açtığı Rus radyosundaki şarkıları söyleyip, akordiyon çalmakla gidermeye çalışan ve bir dağ köyünde hapis hayatı yaşayan birisi.
Aram’ın da geçmişinde yüzünü hatırlayamadığı annesi, sadece fotoğraflardan hatırlamaya çalıştığı babası ve hastalıklar yüzünden ölen kardeşleri gizli. Hükümetin alehine haber yazmasıdan ötürü aranan listesinde ve bu yüzden de sürgün hayatı yaşayan bir sanatçı.

Film hakkındaki genel düşüncelerime geçecek olursam; filmin yapımında edebiyattan ve fotoğraf sanatından çok fazla etkilendiğini söyleyen Özcan Alper, ne yazık ki filmde sözü ve görüntüyü pek fazla birleştirememiş. Angelopoulos sinemasının ritmini derinden etkileyen görüntü yönetmeni Andreas Sinanos ile çalışmasından olacak ki, filmin ritmi sadece görüntülerle tutturulmuş gibi. Yani oyunculukların görüntüye ya da yönetmenin beslendiği edebiyat eserlerine hakim olmamasından ötürü, görüntüyle oyunculuklar arasında senkronizasyon sorunu var. Film gerek kurgusal, gerekse görüntüsel açıdan 1915 yılını unutamayan Aram’ın peşinden gitse de, Onur Saylak ve Sofia Khandemirova’nın oyunculukları yaşayamadıkları aşkın peşinden gidiyor. Ayrıca 1943 yılının kışında geçen filmde Onur Saylak’ın gayet günümüze uygun kazak ve eşoftman/pijama tarzı kıyafetleri dikkatlerden kaçmıyor. Senaryo ise nerede tamamlanacağı kestirilememiş gibi duruyor. İzlerken seyirci “tamam işte burada bitecek ve çok da güzel olacak” dediği noktada yeni bir sahnenin başladığını görüyor.

Özcan Alper’i Türkiye sinemasının içerisinde aldığı bu cesur ve politik adımı için tebrik etmek de gerek. Ülkemizde Ermenilerin yaşadıklarını kabul etmeyen, yok sayan insanlara karşı böyle bir film çekmek cesaret gerektirir. Ama bu kadar uzun bir çalışma sürecinden sonra böylesine eksiklerin olması da, yönetmenin film üzerindeki kararsız kaldığı noktaların bir göstergesi bence. Alper, senaryo üzerinde tek başına çalışsaydı çoğu şey kafasındaki  filme daha yakın olurdu belki de…

2


Yazan: Gençer Utku Gediz
Not: Bu yazının tüm hakları Film Kafası’na aittir. İzin almadan ve kaynak belirtilmeden kopyalanması veya kullanılması yasaktır.

 

Reklamlar