Not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Tek gerçek, mantığın ötesindeki aşktır.

Xavier Dolan’ın ilk filmi “J’ai tué ma mère” ile Cannes’da 3 ödül aldıktan sonra çektiği ikinci filmi “Les Amours İmaginaires”, Alfred De Musset’in yukarıdaki sözüyle açılıyor.

Daha 22 yaşında çektiği bir film olmasına rağmen Les Amours İmaginaires’da kullandığı renk paleti, kurgu, görüntü yönetimi ve tabii ki oyunculuklarla “amatör”lüğünü, kendine özgü bir dile dönüştürmeyi de başarıyla sağlıyor.

Son filmi Mommy başta olmak üzere, Laurance Anyways, J’ai tué ma mère filmlerinden alışkın olduğumuz bir şekilde, bu filminde de karakterler arasındaki diyalogları süslemek yerine bunu sanat yönetimi, kurgu ve görüntü yönetimiyle oluşturuyor.

tumblr_nymhigrmxu1um2x4yo1_500

İki arkadaş olan Marie (Monia Chokri) ve Francis (Xavier Dolan) bir partide karşılaştıkları Nicolas’la (Niels Schneider), birbirlerine karşı pek ilgilenmemiş görünseler de, kendi içlerinde bir tutkuymuşcasına O’nu yaşıyorlar. Adonis (Afrodit’in aşık olduğu ölümlü) diye tanımladıkları Nicolas’ın ilgisini çekmek için dış görünüşlerinin yanı sıra, yaşam tarzlarını ve konuşmalarını bile değiştiriyorlar. Marie, Nicolas’ın çok sevdiği bir aktör olan Audrey Hepburn’ün imajına bürünmeye çalışırken, Francis ise saatlerce beklediği karşılaşmalara tesadüf süsü vermeyi tercih ediyor… Nicolas da her iki tarafla da ilgilenerek Adonis (hikayesini okumanızı öneririm) kişiliğinin ona biçtiği görevi yerine getiriyor.

İnsanın aşkta karşı tarafı nasıl ilahlaştırdığı ve kendi arzularına, zevklerine göre nasıl yeniden şekillendirdiğini anlatıyor film; bunu da küçük ipuçlarıyla başarıyor. Örneğin, Nicolas’ın doğum günü partisine giden Francis ve Marie, partideki tek hediye alan ve şık giyinen -önemseyen- insan olduklarını farkediyorlar. Francis, kendi zevkine göre aldığı “mandalin rengi” kazağı, Marie ise yine kendi zevkine göre seçtiği hasır şapkayı hediye ediyor. Bir sonraki sahnede iki hediyeyi de Nicolas’ın üzerinde görüyoruz; tamamen tarzının dışında, kendinden uzak… Zaten daha sonra dışarıya çıkarırkende o kıyafetleri değiştiriyor.

heartbeats

Ayrıca Dolan, bizlere filmin ana temasını hatırlatmak için filmi bölümlere ayıran röportajlar koyuyor. Bu röportajlar filmle alakası olmayan başka oyuncuların kendi başarısız aşk hikayelerini anlatmalarından oluşuyor. Her arada belli bir tema üzerine veriliyor röportajlar: gecikme, terk etme, cinsel tercihler… Böylece filmin asıl anlatmak istediği konu olan aşkın tek kişi olma halinden, iki ayrı kişinin arzularına dönülmesini sürekli hatırlamış oluyoruz.

Renk tercihi olarak arka planla zıtlıkları olan pastel tonlarını seçiyor yönetmen. Sarı yapraklarla donanmış bir ormanın ortasında pembe pantolonlu, mor ceketli, beyaz montlu karakterlerimizi görüyoruz ya da herkesin sevişip, eğlendiği bir partide fondaki krem renginin önünde lacivert takımı içerisinde Francis’i ve Pembe retro elbisesiyle Marie’yi görüyoruz, ellerinde de sarı bir kül tablası… Nicolas tarafından her terslendiklerinde gidip başka insanlarla sevişen Marie ve Francis’in renkli filtrelerle sevişme görüntüleri de sürreal ve Yeni Dalga’vari bir yabancılaştırma tekniği gibi duruyor. Doğrusu oyunculukların da biraz gerçeklikten uzak (aslında bir o kadarda gerçek) olduğu sahnelerde algının dağılmasının ardından yeni bir bölüm ve yeni bir amaca yöneliyor karakterlerimiz.
Dolan’ın renklerle olan oyununu bir sinema dili haline getireceğini daha ikinci filmden görebiliyoruz -ki öyle de oluyor-. Bu filmden sonra çektiği transgender bir erkek ve ona yardım eden karısının hikayesini anlatan “Laurence Anyways”, sevdiği adamı kaybeden Tom’un yaşadığı gerilimi ele aldığı filmi “Tom à la ferme”  ve hiperaktif, odaklanma sorunu yaşayan bir oğul ve annesinin ilişkisini anlatan son filmi “Mommy” de renkleriyle sinema tarihinde özel olarak konuşulabilecek filmler.

tumblr_nz9dndpob31rvpqyuo1_1280

Kamerası sürekli detaylarda gezen Dolan, insanların sorunlarının, duygu değişimlerinin ve düşüncelerinin beden dillerine, jest ve mimiklerine nasıl yansıdığını seyrediyor. Nicolas’ın kız arkadaşı olduğunu öğrendiğinde Francis’in dudaklarını ısırması ve ardından tırnağını yemesi, ceketini çekiştirmesi ya da Marie’nin tuvalette, Nicolas’a söylediği bir cümlenin provasını yapıp kendine bağırması kameranın kullanımına verilebilecek güzel örneklerden.

Kurguda ise insanın hayatında yavaşladığı o kısa anların sessizliğini ve hatta sığlığını ağır çekimler ve Bach’ın Çello suitleriyle betimliyor. Çoğu yerde sıçramalı kesme kullanarak yine algımızı kıran Dolan gerek kameranın özgün kullanımı, gerek renk ve montaj ritmi açısından her yönüyle bir Yeni Dalga hayranı.

Yazının sonuna gelirken şunu da söylemek isterim: film Dolan’ın en iyi filmi sayılmaz ama 22 yaşında genç bir sinemacıya göre çok fazla şeyi başarabilmiş bir film. Genç yaşta sinemayı bir göstergebilim olarak kavrayan pek sinemacı göremeyiz doğrusu…

Yarın (17 Aralık) saat 21’de Film Kafası Sineması’nda Xavier Dolan’ın Mommy filmi üzerinden aile kurumunu konuşacağız. Detaylı bilgi ahan da şurada.

3


Yazan: Gençer Utku Gediz
Not: Bu yazının tüm hakları Film Kafası’na aittir. İzin almadan ve kaynak belirtilmeden kopyalanması veya kullanılması yasaktır.

 

Reklamlar