Son zamanlarda yaşadığımız politik atmosfer yüzünden hepimiz paranoyaklaştık. Sokakta yürürken yanımızdan geçen her insandan şüphelenmeye, bize doğru yaklaşan her insandan korkmaya başladık. İşte Abluka da bize böyle bir atmosfer sunuyor. Filmde birbirlerini paranoyaya sürükleyen iki kardeşin hikayesini izliyoruz.
Not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Ahmet, bir belediyede sokak köpeklerin itlafından sorumlu bir ekipte çalışıyor. Kadir ise 20 yıl hapiste yattıktan sonra polis için muhbirlik yapma şartıyla çıkarılıyor. Ahmet’in hayatına dahil olmaya ve tanımaya çalışan Kadir, aynı yabancılığı şehre ve topluma karşı da yaşıyor. Kaos ortamında olan şehrin, bu durumuna bir anlam yüklemeye çalışıyor.

Filmde devlet olgusunun toplumu nasıl yabancılaştırdığı muazzam bir şekilde işlenmiş. Ahmet’in sokak köpeklerini nasıl bir bir öldürdüğünü görüyoruz fakat  televizyonda konuşan belediye başkanı köpeklerin sadece uyutularak, barınaklara götürüldüğünü söylüyor. Film boyunca ise devlet olgusu arka planda açık olan televizyon ekranından seyirciye yansıtılıyor. Bunun dışında filmde baskıyı sembolize eden bir çok anlatım da var. Örneğin askeri arabalar geçerken çatlayan cam, kapı zilinin arasına sıkıştırılan gazete parçasının düşmesi ya da köpeğin ağzını havlamasın diye bağlayan Ahmet’in, köpeğe soru sorup herhangi bir tepki beklemesi gibi…
Politik baskı ortamını Kadir’in abilik karakterinde de görmek mümkün. Kardeşinin hayatına zorla girmeye çalışan bir kişilik ve bunu elde edemeyince de paranoyaklaşan… Ona nasihat verdiğini düşünürken, Meral’e karşı olan kıskançlığını beden diliyle belli etmesi gibi.

Teknik anlamda filmi inceleyecek olursak öncelikle şunu söylemek isterim ki, filmi mutlaka sinemada izlemelisiniz. Bu ses miksajını hissetmeniz başka türlü çok güç. İki kardeşin hikayesinin temelinde yatan “eylem” kavramı, biz filmi izlerken arka plan da sürekli yaşanıyor. Ahmet eve dönerken, bir üst mahallede bomba patlıyor. Kadir kaybolan kardeşini ararken, polisten kaçan bir grup eylemcinin arasında kalıyor ve polis sirenlerinin baskısını bütün bedenimizde hissediyoruz. Şahsen sanki polis beni arıyormuşcasına, içimin sıkıldığını söyleyebilirim. Filmde kapı olgusu daima karşımıza çıkan bir şey. Kapı zilinin sesi bütün film boyunca kulaklarımız tırmalıyor. Klostrofobik bir ortamın içerisine sıkışmış bir halde kendimizi buluyoruz.

Filmin kurgu tercihi, seyrin yoğunluğunu etkileyen en önemli etkenlerden. Mekansal ve zamansal kırılmalar yaratılıyor kurguda. Örneğin, Ahmet evinin penceresinden sokağa baktığında çatıdan duran birisinin gölgesinin yere yansıdığını görüyor ve çatıya çıkıyor. Daha sonra çatıya çıkıp aşağıya bakıyor. O an, yere yansıyan gölgenin kendisine ait olduğunu görüyoruz. Bir başka kırılma anı ise kümese saklanan Meral’i, Kadir’in çıkarıp çöp taşıdığı arabaya saklar ve mahalleden dışarıya çıkarır. Daha sonra mahallenin dışına geldiğimizde, arabanın içine bakar ve Meral yoktur. Gerçekliğin ne olduğunu şaşırdığımız bu anlarda, Ahmet ve Kadir’in yaşadığı politik-paranoyayı her hücremize kadar hissediyoruz.
Filmi sürekli iki perspektif açısından izliyoruz. Ahmet’i izlediğimiz bir sahnenin ardından,, tekrar zamanda sahnenin başına giderek bu sefer o an Kadir’in ne yaşadığını izliyoruz. Bu kurgu tarzı seyirciye “tanrısal” bir bakış açısı katıyor. Fakat seyircinin de bildiği gerçeklik sadece Ahmet ve Kadir’in bildikleriyle sınırlı kalıyor. Örneğin, eylemci bir grup olduğunu biliyoruz ama eylemlerin neden olduğunu film boyunca öğrenemiyoruz. Böylece yönetmen seyircinin de “tanrısallığını” kırmış oluyor.

Görüntü tasarımı filmle bu kadar güzel bir şekilde birleştirilmiş bir film uzun zamandır izlememiştim. Görüntü yönetimi filmin klostrofobi ve paranoya atmosferine  tutunmamızı sağlayan bir diğer etken. Kamera çoğu yerde seyircinin öznel açısından. Kadir’in çöpleri dolaştığı her sahnede, peşinden ilerliyor. Onunla birlikte yere yatıyor ve alt katta sevişen çiftin sesini dinliyor. Ahmet’in köpeğiyle oyununa dahil oluyoruz. Ayrıca filmde ışık kullanımı da çok önemli bir yere sahip. Karanlığın gizemi hakim filme. Gerek sokakta yanan ateşlerin arasında yürüyoruz, gerekse sadece pencereden giren sokak lambasının ışığıyla aydınlanan Ahmet’in yüzünü izliyoruz. Filmde sürekli bir saklanma ve kaçış olgusu var. Işık ve görüntüden beslenen bu olgu, film ilerledikçe de artıyor. Örneğin, filmin başlarında odasında masa lambasının ardında oturan polis amirini, filmin ikinci yarısında bir sorgu lambasının aydınlattığı yerin ardındaki karanlıkta görüyoruz. Ayrıca, gündüz çekimleri azalıyor. Filmi gece yaşamaya başlıyoruz. Bu açıdan da “karanlığın” kullanımı filmi ilerletiyor diyebiliriz.

Mekan tasarımı da, filmin bilgi altyapısını destekliyor. Yani seyirci mekan ve zamanın, günümüz Türkiye’si olduğunu biliyor fakat film boyunca bunlara dair bir şey göremiyoruz. Hatta mekan tasarımı ve yönetmenliğin güzel bir işbirliğiyle çöp pazarları, kaçak meyhaneler ya da direk tüfekle köpek öldüren belediye çalışanlarıyla -sözde- distopik bir mekan ve zaman oluşuyor.

Emin Alper, Tepenin Ardı’ndan sonra yine müthiş bir filmle karşımıza çıkıyor. Bana kalırsa Türkiye sinemasının ihtiyacı olan bir filmdi. Politik yöntemle çekilen nadir filmlerden olan “Abluka”, önümüzdeki yıllarda oldukça konuşulacak…

Filmin Cevdet Erek tarafından yapılan müziğini de dinlemeden geçmeyin…

5


Yazan: Gençer Utku Gediz
Not: Bu yazının tüm hakları Film Kafası’na aittir. İzin almadan ve kaynak belirtilmeden kopyalanması veya kullanılması yasaktır.
Reklamlar