Not: Bu yazı filmin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Bugün büyük bir heycanla Mustang’e bilet aldım. Filme girmeden önce sosyal medyada sinema eleştirmenlerinin gördüğüm yorumlarını düşündüm. Çok fazla olumsuz yorum olmasıyla birlikte, başyapıt diye nitelendirenler de vardı. Filmle ilgili hiçbir önyargı bulundurmak istemedim. Kısacası filmden çıktıktan sonra, filmin iyi-kötü ya da başarılı-başarısız olduğuna da karar veremedim ve hala daha emin değilim. Yazının sonunda ortaya çıkacak…

Film Karadeniz’de bir sahil kasabasında geçiyor. Muhafazakar bir köyde babane ve amcaları tarafından baskı altında bırakılan 5 yetim kız kardeşin hikayesi… Erkeklerle deve güreşi oynadıkları için bekaret kontrolüne tabi tutuluyorlar, okuldan alınıp evlenmek zorunda bırakılıyorlar. Hikaye Türkiye’nin içinden bir hikaye gibi dursa da, çoğunluğa hitap etmeyen bir seçim.

Yönetmen Deniz Gamze Ergüven, filmin senaryosunun oluşumunun kendi kadınlık kavramını sorgulayış dönemine denk geldiğini söylemiş. Filmdeki her kardeşin muhafazakarlıkla boğulmasını, Türkiye’nin kültürüyle harmanlayarak anlatmak istemiş. Uzun süre Türkiye’den uzak kalmış olduğundan olacak ki, sorun ettiği meselenin temeline tam ulaşacakken aniden kayboluyor seyirci, filme bir türlü kaptıramıyor.

Öncelikle film, görüntü yönetiminden metaforlara, olay örgüsünden kurgusuna her şeyiyle bir Fransız filmi tadında. Kamera kardeşlerin birlikte vakit geçirdiği zamanlarda sanki 6. kardeşmişcesine aralarında dolaşıyor. Çok fazla dar açılı objektif kullanılmasıyla seyirci sıkılıyor, boğuluyor ve kapana kısılmışlık hissini kavrayabiliyor. Metaforlara gelince durmadan göze sokulan bir “direngezi” yazısıyla karşı karşıyayız. Her fırsatta kameranın bir yerlerinden giriyor. Ayrıca mesela bir replik var: “Kendimizi özgür hissedeceğimiz her şey yasaklanıyordu” gibi bir şeydi. Bu repliği duyarken görüntü de Eugene Delacroix’un “Halka Yol Gösteren Özgürlük” minik bir baskısının
aynadan sökülüp çöpe atıldığını görüyoruz. Mesela Karadeniz’de bir sahil kasabasında yaşayan ve ortaokul öğrencisi kız kardeşler neden bu resmin minik bir baskını aynalarına yapıştırsın? Hadi yapıştırdı diyelim; bu replikle birlikte gösterile bilecek daha bir çok metafor var. Özellikle coğrafya olarak Karadeniz’i seçtiysen… Açıkçası Ergüven’in aşması gereken bir konu, çoğu Türkiyeli, “aydın” yönetmenin yaptığı gibi Fransa’yla bütünleşmeye çalışmak olmamalı. Filmin en büyük eksiklerinden birisi de bu. Yönetmen verdiği bir röportajda sadece Türkiye kadınının değil, tüm Dünya kadınının hor görülmesi üzerine düşündüğünü ve feminizmle yoğurduğundan söz etmiş. Filmde gördüğümüz ahlaka ve baskıya karşı gelinen sahneler: amcalarından gizlice “sadece kadınların alındığı” bir derbi maçına gitmek, evden dışarı su borusundan tırmanarak kaçmak ve küçük “yabani” kardeşin ablasını istemeye gelenlerin kahvelerine tükürmesi. Feminizmin yanlış bir temsili bu bana kalırsa. Madem ezilen kadının direnişini anlatmak istedi yönetmen film bu kadar sığ seçeneklerde kalmamalıydı bence. Tabii 5 yetim kız kardeşin bir olup amcalarının üstesinden gelmeleri de kilişe olurdu ama…

Filmin görüntüleri ve renk düzenlemesi bana Mavi Dalga filmini hatırlattı biraz da. Filmin kendisi de en az Mavi Dalga kadar Türkiye gençliğine ve kültürüne uzak. Sadece okulun son gününde sınıflarındaki erkek arkadaşlarıyla denizde deve güreşi oynadıkları için hemen bir Nazi kampıvari, dikta sistemine geçiyor aile. Kızlar hemen ev hanımı moduna sokuluyor, yemekler öğretiliyor, telefon, bilgisayar ve dışarı çıkma yasağı geliyor ve hatta daha sonra okuldan bile alınıyorlar. Sanırım 2015 yılının Türkiye’sinde, Karadeniz’in bir kasabası bile olsa bu kadar tutucu, bu kadar ahlak duvarlarıyla dolu bir yapı hemen kurulamaz. En azından kültür çatışmasıyla gençler, buna hemen adapte olamazlar.

Oyunculuk ve diyaloglar tamamiyle bu ülkeye uzak. Yabancı dil lehçesiyle Türkçe konuşan kızlarımız, berbat bir dublajla Karadeniz şivesi oturturulmaya çalışılan Alman oyuncu Burak Yiğit… 2000’ler sonrası Türkiye Sineması’nın en büyük sorunlarından tiyatral oyunculuk bu filmi de sarmış durumda. Babaanneden amcaya, komşulardan akrabalara, herkes seyirciye aslında bunun bir film olduğunu hatırlatırcasına oynuyor. Gerçeklikten uzak, samimiyetsiz diyaloglar seyirciyi filmden koparıyor.

Kısaca, filmin “başyapıt” falan diye abartılmasına gerek yok bence. Reji ve senaryoda aşılması gereken boşluklar var. Ergüven‘in Türkiye’ye Fransızca bir bakışı gibi olmuş Mustang. Ama yine de izlemenizde fayda var; bu sadece benim görüşüm…

1


Yazan: Gençer Utku Gediz
Not: Bu yazının tüm hakları Film Kafası’na aittir. İzin almadan ve kaynak belirtilmeden kopyalanması veya kullanılması yasaktır.
Reklamlar