Ele aldığı konular ve bu konuların işlenişi ile diğer ülkelerin sinemalarından ayrılıyor Kuzey Avrupa Sineması… İskandinavlar yalnızca yaşamayı değil, sinemayı da bir çok ülkeden daha iyi biliyorlar. Sinemayı en iyi anlayan bir kaç ülkeden (ya da bölge/ırk her ne denirse) biri olarak görüyorum. Bu başlık altında Kuzey Avrupa Sineması’nın olmazsa olmaz filmlerinin çoğunu sizinle paylaşacağım.
Ayrıca IMDB’de de “Kuzey Avrupa Sineması” isimli bir liste oluşturdum. Ona da şuradan ulaşabilirsiniz.
Not: Bu yazı filmlerin sürpriz gelişmelerini ele vermektedir.

Jagten (Thomas Vinterberg, 2012)

Kuzey Avrupa Sineması’nın yakın döneme ait en popüler filmlerinden Jagten, başrolünde Mads Mikkelsen‘in yer aldığı, Thomas Vinterberg tarafından yönetilen 2012 yapımı dram filmidir. Hikâye Noel’e doğru küçük bir Danimarka kasabasında geçer. Kendi anasınıfındaki küçük bir kız tarafından haksız yere cinsel istismarla suçlanıp, toplumsal histeriye maruz kalan bir adamın hikâyesini konu almaktadır.

2012 yılında Cannes Film Festivali’nde ana kategoride yarışmıştır. Cannes‘da Mikkelsen, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü‘nü kazanmıştır. Film ayrıca 2013’te İskandinav Kurulu Film Ödülü‘nü kazanmıştır.


Insomnia (Erik Skjoldbjærg, 1997)

Insomnia, 24 saat gündüzün hüküm sürdüğü zaman dilimini yaşayan İsveç’te bir katilin peşinden koşan polisin sürekli aydınlık hali sebepli yaptığı hatanın kovaladığı katil tarafından fark edilmesinin hikâyesi anlatılıyor. 2002 yılında Christopher Nolan tarafından Hollywood versiyonu da çekilen film, eleştirmenler tarafından yarı-noir olarak kategorilendiriliyor. Ayrıca filmde Dostoyevski‘nin Suç ve Ceza‘sından esintiler bulunurken, başrol oyuncusu Stellan Skarsgård‘ın abartısız oyunculuğu ve filmin temposuna yaptığı küçük müdahaleler filmi ayakta tutan en önemli etkenlerden.


Blind (Eskil Vogt, 2014)

Blind_by_Kim_Saatvedt_20144305_2

Oslo, 31 August” filminin senaristi Eskil Vogt’un beyazperdedeki ilk yönetmenlik denemesi Körlük… 33. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale’yi kazanan filmi festivalde bilet bulamadığımdan izleyememiştim. Yazarlık yapan bir kadının kör olmasının ardından diğer tüm algılarını özellikle dinlemeyi tercih ederek yaşamına getirdiği yeni rengin ardından yan komşularının onu rahatsız etmeye başlaması üzerine kurulu film, açılış sahnesiyle İskandinavya’nın en sert ülkesi Norveç’in melonkolisiyle başlıyor. Bir dram filmi gibi ilerleyeceği bekletisiyle izlerken, kendimizi trejik kahkahalar atarken buluyoruz.

Körlüğü konu alan diğer filmlerden farklı bir yer tutan bu Nordik film için yazdığım incelemeye şuradan ulaşabilirsiniz.

Ingmar Bergman’dan: Persona (1966), Det sjunde inseglet (1957) ve Smultronstället (1957)

Persona” sadece Ingmar Bergman‘ın değil, Kuzey Avrupa Sineması’nın bilinen en önemli filmlerinden. Bu filmin her film kafa için ayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum. Şahsen izlediğim ilk Bergman filmi olmakla beraber, sinemaya bakışımı değiştiren film diyebilirim.

Merak edenler için konusu konuşmayı reddeden ve herhangi bir psikolojik rahatsızlığı olmamasına rağmen çevresiyle iletişimi tamamen kesmiş bir aktristin, ona yardıma etmek isteyen hemşireyle arasındaki ilişkidir.

Det sjunde inseglet ise Bergman’ın kendi hayatındaki sorgulama dönemine denk gelen bir film. film de ölüm ve tanrı kavramları arasında kendini sorgulayan bir şövalyenin ölüm ile olan diyaloglarını izliyoruz. Adaletin ve gücün temsili olan bir şövalyenin ne kadar da şüpheci olabileceğini görüyoruz.

Bazen büyük yönetmenler hakkında yazmakta zorlandığım (bazen de tereddüt ettiğim) anlar oluyor. “Smultronstället” için de –itiraf etmeliyim ki– bir şeyler yazmak da zorlandım. Film gerçekten de Bergman’ın ustalığının, büyüklüğünün bir göstergesi… Film hakkında bir ekşi sözlük yazarının sözlerinden yardım almak istiyorum:
Film, Bergman adına, büyük yönetmenin metafizik kaygılardan arınmaya başlaması sürecine denk gelir. The Seventh Seal filmindeki yoğun metafizik sorgulama, bu sefer senaryodaki ağırlığını yitirmiş, ancak iki gencin alaycı ve seviyesiz kavgası şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bergman da, tıpkı filmde Borg’un bir aşk şiiri okuyarak yaptığı gibi, bu tür sorulara karşı ilgisiz bir tavır takınmıştır. Isak Borg, filmde Ingmar Bergman’ı temsil ediyor şeklinde düşünülebilir. onun cevapları bergman’ın cevapları olarak algılanabilir.
Film, bir noktada yedinci mühür’ün bıraktığı noktadan devam ediyor, şöyle ki; yedinci mühür’deki ağır sorgulama, dünyevi mutluluğun ve sevginin yüceltilmesi ile son buluyordu, ve tüm bu değerlerin sembolü olarak da bir sahnede yaban çilekleri yer almaktaydı (zaten isveç dilinde yaban çilekleri, bergman’ın sembolik anlatımından ziyade, İsveç halkının mutluluğu ve huzuru anlatmak için kullandığı bir deyimmiş). Bir sonraki film olan yaban çilekleri de, adı üstünde dünyada huzuru ve sevgiyi bulamayan, geçmişi hatalarla dolu bir adamı anlatmakta, dolayısıyla yedinci mühür’de varılan sonuç, bu filmde tema olmuş ve derinlemesine işlenmiş. Bu bağlamda bu iki efsanevi film bir arada izlenmeli ve değerlendirilmeli diye düşünüyorum.


Dancer in the Dark (Lars von Trier, 2000)

Dogma 95” akımının öncülerinden ve Kuzey Avrupa Sineması’nın en çok tartışılan yönetmeni Lars von Trier‘in başrolünü müzik dünyasının aykırı ismi Björk’e vererek risk faktörünü katlarken, görme yetisi yavaş yavaş kaybolan Selma isimli göçmen bir kadının insanın içini burkan hikayesini çarpıcı bir gerçeklikle anlatıyor. Björk’ün seslendirdiği “I’ve Seen it All şarkısı” ile Oscar adayı olan film Cannes Film Festivali’nden de Altın Palmiye ve En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini kazanmayı başardı.


Oslo, 31 August (Joachim Trier, 2011)

Yukarıda bahsettiğimiz Blind‘ın yönetmeni Eskil Vogt‘un senaryosunu yazdığı “Oslo, 31 August”, Anders’in yaşadığı depresif ruh hali yüzünden rehabilitasyon merkezinde tedavi edilmesinden sonraki hayatını ele alıyor. Tedavisi bittikten sonra eski hayatına dönmek isteyen Anders, bir yandan eski arkadaşlarıyla buluşan diğer taraftan da geçmişte yaptığı hatalarla yüzleşmekten kaçamıyor. Anders’in tek bir gününe odaklanan film, Norveç sinema endüstrisinin en prestijli ödülü Amanda’dan En İyi Yönetmen ve En İyi Kurgu ödüllerini kazanan başarılı bir Nordik film.


Mies vailla menneisyyttä (Aki Kaurismäki, 2002)

Aki Kaurismäki’nin, Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’nü kazandığı film, Finlandiya üçlemesinin ikinci bölümü. Kimliği bilinmeyen bir adamın, üç eşkıya tarafından öldürülesiye dövülmesi ile başlar. Aslen Helsinki’ye yeni bir düzen kurmak umudu ile gelmiş olup ancak geçmişini yitiren bu adamın başlangıçta vahşeti sunuyor olsa da ilerleyen dakikalarda  sevgi ve yalnızlık, acı ve güç, sadakat ve kırılganlık üzerine eşsiz bir öğretiyi izleyiciye aktarıyor.


Roy Andersson Üçlemesi: Sånger från andra våningen (2000) & Du Levande (2007) & En duva satt på en gren och funderade på tillvaron (2014) 

Roy Andersson‘ın Kuzey Avrupa’yı en iyi anlatan, İsveç insanıyla bütünleşebilen –yaşayan– en büyük yönetmen olduğunu düşünüyorum. Yaşayanlar Üçlemesi‘nin ilk filmi olan 2000 yapımı Sånger från andra våningen‘i bir ekşi sözlük yazarı şöyle açıklamış:
Sabit kamerasıyla (tek bir plan hariç), akılcı batı dünyasının, zenginliğini neler üstünden sağladığını ve kendi kendini nasıl yok ettiğini, İsveç’in geçmişi (eski
genelkurmay), geleceği (mülakata alınan küçük kız) ve şimdisi (işyerini yakan ana karakter ve iki oğlu) üzerinden anlatan mükemmel bir film.

2007 yapımı Du Levande ise yine aynı tarz dekor ve kostüm seçimiyle, insanın ne kadar yaşadığını ve yaşarken küçük-absürd detaylarla ne kadar vakit kaybettiğini sorgulamamızı sağlıyor. İsveç kültürüyle bütünleşmiş bu film odak noktalarını küçük detaylarda gezdiriyor.

Yaşayanlar Üçlemesi’nin son filmi, 2014 yapımı “En duva satt på en gren och funderade på tillvaron” ise geçtiğimiz sene Venedik Film Festivali‘nde Altın Aslan‘ı kazanmasıyla Roy Andersson’un daha da konuşulan bir yönetmen haline gelmesini sağladı. Sanırım en çok dağıtılan filmi. Bu filmde ise Andersson absürdlüğü eleştiren dilinden vazgeçmiyor. Rutin iş hayatlarından sıkılan iki satıcının, hayatlarına “hayat katmak için” insanlara yalan söylemeye ve daha cafcaflı eşyalar satmaya çalışmalarını konu alıyor.

Her film kafanın izlemesi gereken bir üçleme. Özellikle ne kadar yaşadığını sorgulayanlar için…


Not: Daha çok fazla söz edilmesi gereken yönetmen olduğunun farkındayım. Şimdilik bu kadar… İkinci bir liste de görüşmek üzere!

Hazırlayan ve yazan: Gençer Utku Gediz
Not: Bu yazının tüm hakları Film Kafası’na aittir. İzin almadan ve kaynak belirtilmeden kopyalanması veya kullanılması yasaktır.
Reklamlar