Filmekimi’nin son gününde de Cannes’da büyük beğeni toplayan Lanthimos’un The Lobster ve kazandığı ödülleri sonuna kadar hakeden Carol’u izledim.

The Lobster (Yorgos Lanthimos, 2015)

lobster-movie-review-fantastic-fest

The Lobster, bu senenin en çok merakla beklenen yapımlarındandı. Gerek afişi, gerekse fragmanlarıyla sabretmemiz çok oldu ve sonunda Filmekimi‘nde ilk Türkiye gösterimini yaptı.

Filmi tamamiyle bir distopya filmi. Ancak alıştıklarımızın biraz dışarısında, Lanthimos’un tarzının bunda çok büyük etkileri var. Örneğin herhangi mekansal veya zamansal bir öge göremiyoruz filmde, bu da filmin evrensel bir soruna yöneldiğinin bir anlatısı.

Partnerleri ölmüş ya da terk edilen insanların kaldığı bir otelde geçiyor film. Otelin aşılamayacak kuralları var. Örneğin otelin herhangi bir yerinde mastürbasyon yapmak yasak ve onlara verilen 45 günün sonunda eğer sevecek birini bulamazlarsa, istedikleri bir hayvana dönüştürülüyorlar. Kurallara uymayanların ceza almasının yanı sıra, yarışmalar ve ödüller de var. Mesela, avladıkları her yalnız insanın başına otelde kalmak için fazladan birer gün daha kazanıyorlar. Ayrıca her insanın seçtiği hayvan aslında kişiliklerimizin hayvanlarla ne kadar da örtüştüğünü anlatıyor.


Lanthimos
, diğer distopik filmlerden farklı olarak tamamen bambaşka bir dünya ya da zaman oluşturmanın yanı sıra,
yaşadığımız dünyanın temel ögelerini değiştirmeden geri kalanları abartarak yeni bir dil oluşturuyor. Bu dil sayesinde hayatlarımızın biraz abartılınca ne kadar da absürd ve karanlık olduğunu anlatıyor.

Ana karakterimiz David’in uzun süren ilişkisi henüz bitmiş. Otele -sonradan abisinin olduğunu öğreneceğimiz- köpeğiyle geliyor. David hakkındaki bilgileri otele kayıt olurken öğreniyoruz. Bu dünyada eşcinsel olmak serbest ama biseksüel olmak yasak ya da yalnız olmak yasak ama çok eşli olmak da yasak. İnsanlar bireysellikten oldukça uzaklaşmış, benliklerini kaybetmişler. Sadece karakterlerin bir takım özellikleri var ve insanlar bu özelliklerinin birbirlerine benzediği yalanlarıyla birbirlerini ayartıyorlar. Örneğin, “topal adam”, “burnu aniden kanayan kadınla” bir çift olabilmek için sürekli, onun görmediği zamanlarda burnunu masaya ya da duvara çarparak kanatıyor.

Lanthimos, iki taraf sunuyor: otelde seveceği insanı arayanlar ve hayvana dönüşmemek için çabalayanlarla, çift olma baskısını reddedip doğada yaşayanlar. Ancak, yönetmen bu aradaki sınırı o kadar nötr tutmayı başarıyor ki, herhangi bir taraf seçemiyoruz. Çünkü bu baskınlardan kaçanların oluşturduğu “komünde” de aslında yıkılamayacak bir “dikta” sistemi olduğunu görüyoruz. Birbirlerine aşkla bağlı insanlara yapılan şiddet yanlısı ceza ritüelleri var ya da elektronik müziğin dışındaki müzik türlerini dinlemek yasak. Çünkü sadece elektronik müzikte çift olarak dans edilemiyor.

The Lobster ile Lanthimos bizlere sorunu başka yerlerde aramamamızı, aslında hayatlarımızın en temeline oturtturulan tabuların veya kuralların bu sorunları oluşturlarını anlatmaya çalışıyor ve tabii Köpekdişi ve Alpler‘le en temel ortak özelliği ise içinde yaşatığımız kültür ya da yaşantıyı sorgulamamızı söylüyor olması.

Kaçırılmaması gereken bir film, iyi seyirler…


Carol (Todd Haynes, 2015) 

CateBlanchettRooneyMaraCarol_article_story_large

Carol, 1950’lerin oldukça muhafazakar olan Amerika’sında iki kadının ilişkisini ele alan bir hikaye sunuyor. Hikayenin ana karakteri Therese Belivet, bir oyuncak mağazasında tezgahtarlık yapıyor. Noel’de çocuğuna farklı bir hediye arayan zengin ve göz alıcı bir kadın olan Carol ile burada karşılaşıyorlar. Carol tezgahta eldivenini unutunca, Therese postayla adresine yolluyor ve ilişkileri daha da sıkılaşıyor. Film ilerledikçe lezbiyen bir ilişkiye dönüşüyor.

Haynes, erkek bir yönetmen olarak lezbiyen bir ilişkiye mesafeli bir yerden bakıyor. Birkaç sene önce Altın Palmiye‘yi kazanan “Mavi En Sıcak Renktir” gibi erkil bir gözle bakmak yerine, Carol ve Therese’in ilişkilerine gizli olabilecekleri bir mahremiyet alanı sunuyor diyebiliriz. Sevişme sahnelerinde kullanılan yakın planlar, herhangi bir pornografi oluşturmak yerine aralarındaki ilişkinin gücünü hissetmemize yarıyor.
Carol’ın ilişkiyi elinde tutan taraf olması aslında sınıfsal bir eleştiri olarak da okunabilir. Çünkü Haynes’ın oluşturduğu Therese karakterinin oyunculuğundan Carol’a olan “ona benzeme arzusunu” görebiliyoruz. Buradan da burjuva olan Carol’ın, tezgahtarlık yapan Therese’e sadece gösterişiyle hükmedebildiğini okuyabiliriz.

Carol, sırf Cannes‘da bu sene En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Rooney Mara için izlenebilecek bir melodram. İyi seyirler…

Bu arada filmin eşsiz soundtracklerinden bir tanesi aşağıda: 


Yazan: Gençer Utku Gediz
Not: Bu yazının tüm hakları Film Kafası’na aittir. İzin almadan ve kaynak belirtilmeden kopyalanması veya kullanılması yasaktır.
Reklamlar