Fimekimi Günlüğü II’yi Cumartesi günü kişisel nedenlerden dolayı paylaşamadım. Bugün II ve III’ü bir arada yazmaya karar verdim. Cumartesi günü hem Nanni Moretti’nin Annem filmini hem de Deniz Gamze Ergüven’in Mustang filmini izleyecektim fakat sadece Annem’i izleyebildim. Dün ise Altın Palmiye’yi kazanan Dheepan ile Saul’un Oğlu ve Uzaktan’ı izledim. 

Annem (Nanni Moretti, 2015)

Annem’de, filmin üzerinde çalışmaya başlamadan çok kısa bir süre önce annesini kaybeden Nanni Moretti‘nin yarı-otobiyografik hikayesini izliyoruz. Annelerinin hastalıklarıyla ilgilenmek zorunda olan ve anneleriyle ilişkilerini sorgulama fırsatı bulan iki kardeşin hikayesi…

Margherita Buy‘ın canlandırdığı kadın yönetmen karakterinin, Moretti’nin setinde duymamız muhtemel olan replikleri var: “Ne olursa olsun yönetmenle atışma. O her zaman haklıdır” veya “Karakterinle bütünleş ama karakterinin içinde kaybolma” gibi…

Film boyunca Nanni Moretti’nin oynadığı erkek kardeş Giovanni’den çok, Margherita’nın yaşantısını seyrediyoruz. Margherita’nın “annelik” kavramıyla ilişkisini yakalamamız pek de zor değil. Mesela, babasıyla tatilde olan kızına yapması gerek ödevlerini hatırlatması, annesine setten yorgun bir şekilde dönerken bile en sağlıklı yemeği seçmeye çalışması ve tabii ki o bir yönetmen…

Moretti diğer filmlerine nazaran Annem’i biraz daha evrensel yapmayı başarmış: kısa süreliğine de olsa 4. duvarı kırmaya yönelik rüya sahneleri ile rutin giden hayatlarındaki takıldıkları küçük detayları ortak bir noktada toparlamayı çok iyi başarmış.
Ayrıca film boyunca, Margherita’nın annesi hakkındaki pişmanlıklarını da görmeden edemiyoruz. Annesi hasta olduktan sonra bir şeyler kafasına -dank!- etmiş gibi. Bunu Moretti eşsiz senaryosuyla çok güzel dile getiriyor. Örneğin, Margherita kendi evi su basınca annesinin evinde kalmaya başlıyor ve bir gün bir elektrik firmasından gelip fatura soruyorlar. O sırada Margherita, evin her yerini arasa da faturaları bulamıyor ve sinir krizi şeklinde ağlamaya başlıyor. Bu sahnede Margherita’nın böylesine küçük detayı bile bilmediği farketmesi, aslında hayatında en çok vakit geçirmesi gereken, ilgi göstermesi gereken kişi olan “anne”siyle arasındaki uzaklığı görmesine yarıyor.

Filmin ana hikayesi sürerken, karakterler arasındaki hikayeleri anlatan detaylarla da karşılaşıyoruz. Örneğin, Nanni Moretti’nin canlandırdığı Giovanni karakteri sürekli annesinin yanındayken, Margherita ancak setten dönüşlerde uğrayabiliyor ya da setten çıkıp kapanmak üzere olan dükkandan  aldığı yemekle hastaneye gidince, kardeşinin daha sağlıklı ve daha kaliteli bir yemek aldığını görmesi Margherita’yı derinden etkiliyor.

“Annem” bu yılın kaçırılmaması gerek eserlerinden. İyi seyirler…


Dhepaan (Jacques Audiard, 2015)

68. Cannes Film Festivali‘nden büyük ödül Altın Palmiye‘yi kazanan Dheepan alışkın olmadığımız bir göçmen hikayesiyle karşımıza çıkıyor. Sri Lanka’dan Tamil isyanından kaçan bir göçmen “aile”nin hikayesi bu… Ama ne bir aile dramı ne de yabancılaşma sıkıntısı çekip, dışlanan göçmen hikayesi görüyoruz.

Sivadhasan, Sri Lanka’da savaş sırasında bütün taburunu kaybetmiş bir komutan ve yine Sri Lanka’dan kaçmak isteyen Yalini ve Illayaal ile tanışıyor. Sivadhasan’a Dheepan adında ölen birisinin kimliği veriliyor ve Yalini ile Illayaal da ona katılıyor. Bir aile kılığına bürünerek Fransa’ya gidiyorlar.

Fransa’da bir banliyö mahallesinde, uyuşturucu çetelerinin yönetiminde olan bir siteye yerleşiyorlar. Dheepan sitenin kapıcılığını yaparken, Yalini uyuşturucu çetesinin patronunun babasına bakıcılık yapıyor. Illayaal ise büyük bir olgunlukla ailesini hemen kabul ederek, okuluna gidiyor ve Fransızca öğrenmeye başlıyor.

Her şey güzelce ilerlemekteyken bir gün çete savaşlarının ortasında kalıyorlar. Zaten İngiltere’ye kuzeninin yanına gitmek isteyen Yalini’nin sinirleri bozuluyor ve Sivadhasan’a bir şey söylemeden gitmeye çalışıyor. Sivadhasan bunu farkedince kolundan tutup, evlerine geri getiriyor. Daha sonra her geçen gün yine bir çete kavgasıyla karşı karşıya kalıyorlar. Film aslında bu metaforla savaşın ülkeye değil, sınıfsal sisteme ait olduğunu gösteriyor. Sri Lanka’da da insanlar düşünceleri için birbirlerine silah doğrulturken, “batılı” anlayışla yönetilen Fransa’da çeteler savaşıyor. Aslında film kaybedenleri, göçmenlerin ya da savaştan kaçacak kadar zengin olmayan insanların her zaman bir savaşa maruz kaldıkları konusunu dile getiriyor.

Filmin görüntülerinde genellikle insan merkezli kadrajlar kullanılmış ve renk ise genellikle koyu-buğulu tonlarda. Kurgusunda algı kırıcı çok fazla öge var. Zaman zaman şiirsel duygu yüklü sahnelere kendimizi kaptırmış, Sivadhasan ve Yalini’nin birbirlerine aşık olmalarını izlerken, haniden bir havaii fişek sesiyle kendimize geliyoruz.

Ama filmin senaryosu en başlardan sağlam bir şekilde ilerlerken, final sahnesine geçmesiyle çöküşe geçiyor. Oluşturulan bütün atmosfer final sahnesinin Hollywood’un elinden çıkma aksiyon filmlerinin sonlarına benzeyen bir şekilde bitmesi gerçekten üzüyor. Ve hatta şahsen, jenerik bitene kadar kendime gelemedim. Altın Palmiye’yi nasıl aldığını hala daha sorguluyorum…


Saul’un Oğlu (László Nemes, 2015)

Saul’un Oğlu, bir toplama kampında Nazilerle anlaşma yapıp, onlar için çalışmak zorunda kalan Saul’un, gaz odasından çıkarıldıktan sonra hala daha ölmemiş olan bir çocuğu görmesiyle başlayan iki gününü anlatıyor.

Aslında şair ve yazar olan Géza Röhrig‘in canlandırdığı Saul, gaz odalarında öldürüldükten sonra yakılmaya götürülen cesetlerle ilgilenen Macar bir Yahudi’dir. Bir gün gaz odasından çıkarılan cesetlerin arasında nefes almaya çalışan bir çocuğu görür ve daha sonradan Nazi subaylar çocuğun yaşadığını görünce onu boğarak öldürürler. Saul ise çocuğun yanmak yerine usulüne göre gömülmesini ister ve bunun için çabalar. 

2000’lerde çok fazla soykırım filmi çekildi fakat Saul’un Oğlu bunlardan çok farklı bir yerde duruyor. Filmin açılış sahnesinden kapanış sahnesine kadar, kadrajda ya Saul’un arkadan çekimini ya da öznel açısıyla cesetler veya Nazi subaylarını görüyoruz. Oluşturulan kadrajla her ne kadar seyircinin görebileceği görüntüler kısıtlansan da Nemes mekan duygusunu çok iyi kullanarak göstermediklerini de hikayeye dahil ediyor. Saul’un omzunun üzerinden kadrajı görürken, takip ederken ve hatta sadece yüzünü görürken bile etraftaki şiddet duygusunu hissedebiliyoruz. Örneğin, Saul’un gözünden çalışmayan Yahudi’lere işkence yapan Nazi subayları, yerlerde sürüklenen cesetler ya da üst üstüle yığılan “değersiz” cesetler… Mekan duygusu o kadar güzel yakalanmış ki filmde, neredeyse izlerken yanık insan derisinin kokusunu hissedebiliyorsunuz.

Nemes görüntüleri Saul’un bedeniyle ya da onun görebildiği alan kadarıyla kısıtlasa da, patlayan silahlar, çalışmamak için yalvaran Yahudi’ler, sağda solda devrilen eşyalar algımızı film süresince açık tutmamızı sağlıyor. Ayrıca Géza Röhrig’in akıllara kazınan oyunculuğunu da söylemeden geçmemek gerek; şair olduğundan olacak ki, yüzündeki acı ifadesi, endişeyi hiçbir zaman yakalamakta sıkıntı çekmiyoruz.

Film bittikten sonra bile kameramanın nasıl da emek harcadığını, kısıtlanan görüntünün arkasındaki devasal ekibi ya da figüranların emeklerini düşünmeden edemiyorsunuz. Saul’un Oğlu kalbimde her zaman Altın Palmiye‘nin sahibi olacak… İyi seyirler.


Uzaktan (Lorenzo Vigas, 2015)

72. Venedik Film Festivali‘nde büyük ödül Altın Aslan‘ı kazanan Uzaktan, erkekleri parasıyla ayartmayı seven bir diş teknisyeni olan Armando ile sokak serserisi Elder’in ilişkisini anlatıyor. Armando, sokakta gördüğü genç erkekleri para karşılığı evine götürüyor. Onlara dokunmak yerine, onları belli bir mesafeden izlemekten zevk alıyor. Elder’i de aynı şekilde evine götüren Armando, çok fazla üsteleyince Elder’in attığı yumrukla bayılıyor ama bu onun daha da hoşuna gidiyor…

Yönetmenin film boyunca birden fazla sıkıntısını dile getirmeye çalışarak, çok fazla bocaladığına şahit oluyoruz. Hayatını hiç saygı görmeden ve rutin geçiren Armando, “varoş” diye adlandırılan Caracas’taki “serserileri” ayartarak onları parasının gücüyle yönetmeye çalışıyor. Burada sınıfsal bir sorunu anlatmak isteyen Vigas, sinematografi açısından eksik kalıyor. Örneğin, Caracas’ın ortamına, o mahallede nasıl insanlar veya nasıl bir yaşantı olduğuna hiçbir zaman değinmiyor.

İlişkileri Elder’in sevdiği kızın abilerinden yediği dayak sonrasında daha da güçlenince, baba-oğul ilişkisine doğru kaydığını görüyoruz. Birlikte deniz kıyısına gidip biraz içiyorlar. Birbirlerine babalarından söz ediyorlar. Elder, çoğu konuda Armando’dan fikir almak istiyor. Bu da Armando’ya aradığı “güç” duygusunu hissettiriyor ve film o “güç” duygusunun temsili olan bir ihbar-tutuklama sahnesiyle bitiyor.

Vigas ilk uzun metrajı olduğundan olacak ki, bütün yakındığı dertleri filmine katmaya çalışmış ama böyle olunca sinematografiyi, kurguyu ya da senaryoyu toparlamakta zorlanmış. Şahsen, Altın Aslan’ı almasına şaşırmakla birlikte, üzüldüm de…


Bugün Filmekimi’nde ne izleyeceğim?

Bugün (12 Ekim) Cannes‘da Jüri Özel Ödülü‘nü kazanan ve biletleri satışa çıktıktan 2 dakika sonra tükenen The Lobster‘i ve Cannes‘da En İyi Kadın Oyuncu‘yu kazanan Carol‘ı izleyeceğim.


Yazan: Gençer Utku Gediz
Not: Bu yazının tüm hakları Film Kafası’na aittir. İzin almadan ve kaynak belirtilmeden kopyalanması veya kullanılması yasaktır.
Reklamlar