İstanbul’da 3 Ekim’de başlayan Filmekimi İzmir’de dün başladı. 12 Ekim’e kadar 20 filmden 15 tanesini izleyeceğim ve filmler hakkındaki düşüncelerimi kısa bir şekilde sizlerle paylaşacağım. 

El Club (Pablo Larraín, 2015)

9 Ekim’de ilk olarak, Berlin Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü‘nü kazanan El Club’ı izledim. Pablo Larraín‘in yönetmenliğini üstlendiği film bir önceki filmi No‘yu aratmayacak kadar eleştirisel bir dile sahip. Sessiz bir sahil kasabasında, küçük bir evde konaklayan dört rahip ve başlarında bekçilik yapan bir rahibenin karanlık ve kokuşmuş geçmişlerinin aydınlanmasını seyrediyoruz. Yaşadıkları kasabaya günahlarından arınmak için yollanmış olan rahipler ve rahibe, bir gün aralarına katolik kilisesi tarafından henüz gözden uzaklaştırılmış bir rahibin gelmesiyle rutinleri bozarlar. Yeni gelen rahip bir yanlış anlaşılma yüzünden orada olduğunu anlatırken, eskiden taciz ettiği bir adam (Sandokan) evin kapısına dayanır ve rahibin ona yaptıklarını bağıra bağıra anlatmaya başlar. Bunun üzerine ruhsal bunalıma giren rahip intihar eder ve film buradan bir ritme oturur. Şili’den başka bir rahip gelir ve kilise içerisindeki atmosferi araştırmaya başlar. Bu sırada Sandokan’la tanışır ama rahipler buna engel olur.

Film bir tazının antreman sahnesiyle başlar. Rahipler sokaktan buldukları tazıyla yarışlara katılıp, bahis oynamaktadır. Tazı metaforunu film içerisinde rahiplerin ve rahibenin dini kimlikleriyle veya saygılarıyla özleştirebiliriz. Filmde gördüğümüz ilk yarışta tazıları kazanır ve yüklü miktarda bir paraya sahip olurlar. Ardından hayatlarına intihar eden rahibin girmesiyle ve olayların büyümesiyle de tazıları hiçbir maçı kazanamaz.

Film alışık olmadığımız bir sinematografiğe sahip; buğulu ve karanlık görüntüler, katolik kilisesinin kuralları ve dinin yarattığı baskının ağırlığını bütün film boyunca üzerimizde hissetmemize yarıyor. Kendi karanlık ve günahkar geçmişlerinin açığa çıkmasını istemeyen rahipler ve rahibe kasabadaki bütün tazıları öldürmeye karar verir. Kendi tazılarıda dahil, bütün tazıları öldüren rahipler suçu geçmişlerine ait her şeyi bilen Sandokan’a atarlar. Fakir adam bütün kasaba halkı tarafından linç edilir.

Aziz Thomas’ın Şüpheciliği (Caravaggio, 1601-02)

Sandokan’a yardım eli kasabaya kiliseyi araştırmaya gelen rahip tarafından uzatılır ve adam onu alıp kiliseye diğer rahiplerin yanına götürür. Orada bütün rahipler ve rahibe, sanki fakir adamın linç edilmesinde parmakları yokmuşçasına yaralarıyla ilgilenirler. Ben bu sahnenin Caravaggio’nun Aziz Thomas’ın Şüpheciliği tablosuna gönderme olarak düşündüm. Çünkü sahne Sandokan’ın yüzüne yakın planla başlar ve gittikçe açılarak geniş açı halini alır. Bu sırada bütün rahipler onunla ilgilenmektedirler. Tabloda ise Aziz Thomas, İsa’nın yaralarına dokunmak ister; dirildiğine inanmak için. Dokunduğunda ise aynı yarayı kendi vücudunda da hissettiğini görürüz. Bu da bi’nevi dini inancını tazelemesidir.

Filmin sonunda kilisenin bekçiliğini üstlenen rahibenin “Doğruyu sadece Tanrı bilir” repliği de seyirciye yüklenen bir anlamdır. Çünkü seyirci filmin en başından beri rahiplerin ve rahibenin sakladıklarını, kendi aralarındaki konuşmlara ve yaptıklarına şahit olmaktadır. Yani doğruların hepsini bile tek kişi seyircidir ve seyirci de -aynı “Tanrı” gibi- doğruları biliyor olsa bile olayların hiçbirine müdahale etmez.

Film bana kalırsa güçlü sinematografisi, mizah anlayışı ve kilisenin otoritesini yerle bir eden diliyle Berlinale’nin en büyük ikinci ödülü Büyük Jüri Ödülü’nü haketmiş.


Youth (Paolo Sorrentino, 2015)

El Club’ın ardından Paolo Sorrentino‘nun Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmi Youth‘u izledim. Film daha fragmanıyla birlikte büyük bir merak konusuydu. Beklentilerimin hiçbirisini boş çıkartmadı.

Film kariyerleri bitmek üzere olan bir orkestra şefi ile bir film yönetmeninin dostluklarını anlatıyor. İki eski dost İsviçre’de tatil yaptıkları otelde geride bıraktıkları hayatları, kaçırdıkları fırsatlar ve kaybedilen zamanlar üzerine diyaloglarla ilerliyor. Filmin görüntü yönetmeni Muhteşem Güzellik ve Aslı Gibidir filmlerinden tanıdığımız Luca Bigazzi. Oluşturulan kadrajlar, sanki iki dostun kaçırdıkları anları yakalamaya çalışıyor gibi. Yani her sahne oluşturulurken kaybedilmek istenmemişcesine, görsel bir haz sunuyor. Kamera hareketleri ise Muhteşem Güzellik’i izleyenlere hiç yabancı gelmeyecek derecede etkili. Ses ve görüntülerin uyumu seyircinin üzerinde gerçekten güçlü kullanılmış. Kimi zaman tam bir klişeye doğru ilerleyen diyalog aniden giren bir müzik klibiyle algı dağıtabiliyor. 

Youth, Cannes’da her ne kadar ödül alamasa da şu anda kalbimin birincisi. Eğer bir yerlerde karşılaşırsanız, mutlaka izleyiniz. İyi seyirler…


Bugün Filmekimi’nde ne izleyeceğim?

Bugün (10 Ekim) Cannes‘da Kiliseler Birliği Ödülü kazanan Nanni Moretti‘nin Annem filmini ve Cannes‘da Yönetmenlerin On Beş Günü‘nde gösterilen ve Saraybosna FF‘de En İyi Film ödülü alan Deniz Gamze Ergüven‘in yönettiği Mustang‘i izleyeceğim.


Yazan: Gençer Utku Gediz
Not: Bu yazının tüm hakları Film Kafası’na aittir. İzin almadan ve kaynak belirtilmeden kopyalanması veya kullanılması yasaktır.
Reklamlar