Siz de eski, nostalji kokan siyah beyaz filmlerden vazgeçemiyor musunuz? Haklısınız, eski filmlerin tadı bir başka oluyor doğrusu. Ancak günümüzde de siyah beyaz filmler çekilmiyor değil. Hele ki içlerinden bazıları bir hayli iddialı. Eğer aklınızda bir film gecesi planı varsa ve konsept arıyorsanız, size biraz ipucu vermek boynumuzun borcu.

Cool bir parti verip, size önerdiğimiz filmlerden merak ettiklerinizi seçin ve arkadaşlarınıza enfes bir siyah beyaz film gecesi hazırlayın. Hem seçimleriniz ile hem de parti konseptiniz ile sağlam bir sükse yapacağınız muhakkak.


Distopya keyfi isteyenler için ideal: Man Bites Dog (1992)

Hazır olun bu listede geleceğin kült filmleriyle tanıştıracağız sizleri. Evet başlıyoruz. İlk önerimiz;Man Bites Dog. Asıl adı “C’est Arrive Pres de Chez Vous” olan Belçika filmi, hem yönetip hem de oynayan üç öğrenci gencin elinden çıkmış. Remy Belvaux, André Bonzel ve Benoît Poelvoorde’in güzel kafalara sahip olduğunu tahmin etmenin pek de zor olmadığı film, bir gazeteci ekibinin Ben’i takip ettiği sahte bir belgesel çekmesi etrafında gelişiyor.

Gerçekte de seri katil olan, kişisel tercih olarak yaşlı ve orta yaşlı insanları hedef alan Ben’in cinayetlerinee gazeteci ekip de şahit olmaya başlıyor.

Film, gerçekçiliğiyle korkutucu bir havaya sahip. Zaman zaman gerilmenize ve diken üzerinde durmanıza sebep olsa da, filmde esprili bir dilin hakim olduğu da görmezden gelinemez. Harika birdistopya keyfi için doğru tercih.


Dikkat! Sigaraya yeniden başlamayın: The Man Who Wasn’t There/Orada Olmayan Adam (2001)

Film, Coen Kardeşler‘e, 2001 Cannes Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü, Mulholland Drive’ın yönetmeni David Lynch ile paylaşma şansı verdi. Sürükleyici yapım Kuzey Kaliforniya kasabası Santa Rosa’da, 1942 yılında geçiyor. Ed Crane’in hikyesine şahit olduğumuz film, aynı zamanda Billy Bob Thornton’ın Hollywood sinemasının en cool karakterlerinden birini canlandırdığı bir görsel deneyim.

Sigarayı yeni bıraktıysanız bu filmi bir süre izlememenizi tavsiye ederimz. Zira filmde o kadar çok sigara içildiğini gördükçe sigaraya yeniden başlamamak konusunda kendinizi biraz zor tutabilirsiniz.

Filmden biraz daha bahsedecek olursak, yaşamından pek de memnun olmayan bir adam olan Ed, karısı Doris’in kendisini aldattığını fark eder. Eşi, çalıştığı mağazanın müdürüyle birliktedir. Bu sırrın açığa çıkmasından sonra Ed, çeşitli şantaj ve intikam planları kurar fakat işler pek de planladığı gibi gitmez.


Bir garip Paris hikâyesi: Angel-A (2006)

Bir diğer siyah beyaz film harikası; Angel-A. Bir dolandırıcının aşkını konu alan film, gönül işlerine olan inancınızı geri kazanmanızı sağlayacak.

Hayatta kaybetmeye alışmış olan kahramanımız Andre, bu defa şeytanın bacağını kıracak diyebiliriz. Luc Besson yönetmenliğindeki film, 2006 yapımı olmasına rağmen sizi çok eskilere götürecek. Bizden söylemesi!


Matematiksel bir takıntı filmi: Pi (1998)

Sundance Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen Ödülü” alan Pi, tam da matematik sevdalılarına göre bir film. Matematiğe ve özelikle de Pi sayısına karşı takıntılı olan kahramanımız Max, doğanın büyük sırrını çözme sevdasıyla çıldırma noktasına adım adım yaklaşır. Sean Gullette‘nin nefis oyunculuğu ve Darren Aronofsky‘nin harika yönetmenliği hayran olunmayacak gibi değil. Takıntılar sizin de ilginizi çekiyorsa bu filmi en acilinden listenize ekleyin deriz.


Burton ve Depp’ten ustaya saygı: Ed Wood (1994)

Tim Burton‘un Ed Wood‘a bir hediyesi diyebiliriz bu film için. Ed Wood‘un yaşam hikâyesini ve hırslı yönetmenlik serüvenini anlatan film, ustaya saygı niteliğinde. Ed Wood’un tartışmalı yönetmenliği, Tim Burton’un kendisine olan hayranlığı çerçevesinde şekillenen film, Johnny Depp’in oyunculuğu ile mükemmelleşiyor.


Güçlü kadro, başarılı uyarlama: Sin City/Günah Şehri (2005)

Unutulmayacak sinematografik öğeler barındıran Sin City, Frank Miller ve Robert Rodriguezyönetmenliğinde karşımıza çıkıyor. Film, Frank Miller‘ın grafik romanından sinemaya uyarlanmış. Filmin geniş oyuncu kadrosunda; Jessica Alba, Bruce Willis, Mickey Rourke, Clive Owen, Benicio Del Toro, Bruce Willis, Elijah Wood ve Josh Hartnett gibi isimler yer alıyor. Bir çizgi romanın filme uyarlanışının en güzel örneklerinden biri olan Sin City, mutlaka izlenmesi gereken başarılı bir yapım.


Zaman ve mekân algınız değişebilir: Oh Boy (2012)

Sürükleyici bir trajikomedi örneği. Berlin sokaklarında soru işaretleri ve çıkmazlar dolu bir hikâye. Hepimizin zaman zaman hayattan ve sorumluluklardan bıkmamızın görselleştirilmiş hali belki de. Alman yönetmen Jan-Ole Gerster’ın ilk filmi Oh Boy, Münih Film Festivali‘nde En İyi Senaryo Ödülü kazandı. Ufak bir hatırlatma, Oh Boy zaman ve mekân algılarınız ile oynayabilir.


Irkçılığa farklı bir bakış: La Haine/Protesto (1995)

“Nefret” adı ile de bilinen sıradışı bir film Protesto. Unutulmaz diyaloglara sahip olan filmin senaryosunu yazan Mathieu Kassovitz aynı zamanda yönetmiş. Polis ile mahallenin gençleri arasında yaşanan çatışmalar ve ırkçılığa farklı bir bakış açısı getirmes filmin tüm dünyada ses getirmesini sağladı. Güldüren ve düşündüren, hatta derin derin düşündüren bir film istiyorsanızProtesto tam size göre.


Eskilerden bir demet: The Artist (2011)

Günümüz filmleri monotonluğuna yeni bir soluk getiren The Artist, hem siyah beyaz hem de sessiz bir film. Michel Hazanavicius’un yönettiği The Artist, 1920’li yılların sonunda Hollywoodsinema sektörünü kökünden değiştirecek “teknolojik” bir devrimi konu alıyor. The Artist, 3D, animasyon derken bizi tüm bu teknolojik efektlerin içinden çekip çıkararak geçmiş yıllara götürüyor. Böylece önyargıları da kolayca yıkıyor. Biraz nostalji istiyorsanız mutlaka izleyin.


Yaşama sevinci garantili film: Frances Ha (2012)

Umutsuzluktan öldüğümüz şu yıllarda biraz olsun, sevincimizi geri kazanmak istiyorsak Frances Ha’yı tekrar tekrar izlemeliyiz diye düşünüyoruz. Kariyer kaygısı, başarı, ilişkiler karmaşasından kurtulamayan Frances, pozitif enerjisiyle sizi hayata bağlayacak. Bir dans topluluğunda çıraklık yapan 27 yaşındaki Frances’in en büyük hayallerinden biri ünlü bir dansçı olmak. “Gerçek hayat ve sorumluluklar” çıkmazında sıkışmış kalmış olan kahramanımız, size yalnız olmadığınızı hissettirmeye kararlı.


Usta işi bir film: The White Ribbon/Beyaz Bant (2009)

İsmini duyduğumuzda saygıyla eğildiğimiz yönetmen Michael Haneke’nin enfes bir filmi. Film, I. Dünya Savaşı arifesinde geçiyor. Kuzey Almanya’da bir köyde gelişen sıradışı olaylar, filmin heyecan dolu dakikalarına kapılmanızı sağlıyor. Bu yıllardaki Almanya’nın toplum, din, kültürel ve sosyolojik yapısını gözler önüne seren film en acilinden izlenmeli.


İspanyol tarzı Pamuk Prenses: Blancanieves (2012)

Harika bir İspanyol filmi. Pablo Berger yönetmenliğindeki Blancanieves’in bazı noktaları The Artist ile benzeşiyor. Grimm Kardeşler’in romanından uyarlanan film, sinemaseverlere sessiz bir şölen sunuyor. Pamuk Prenses hikâyesinin İspanya’nın yerel detaylarıyla birleştiği yapım, sarsıcı senaryosu ve oyunculukları ile tekrar tekrar izlenebilecek nitelikte.


Tarih ve macera bir arada: A Field in England (2013)

Film, 17. yüzyılda İngiltere’de yaşanan iç savaş sonrasında geçiyor. Ben Wheatleyyönetmenliğindeki filmde, hayatlarını kurtarmak için kaçan bir grup asker çok geçmeden yakalanır. Film paranoyak bir hazine arayışı ile devam eder. Tarih kokan filmimiz, siyah beyaz film gecesinin ilerleyen saatleri için iyi bir seçim olabilir.


Gözü kara Majid’in hikâyesi: Wolf/Kurt (2013)

Dövüş sporları ile ilgiliyseniz bu film tam size göre. Majid, Hollanda’nın banliyölerinde, yasal olmayan bir şekilde kickbox yapan yetenekli biridir. Onun mücadelelerindeki cesareti ring içi ve dışında ününün artmasını sağlar. Fakat kahramanımız gerçekte ne istediğini zamanla anlayamaz hale gelir ve belki de biraz görmezden gelmeye başlar.


Hazırlayan: Gamze Öztürk
Reklamlar