Geçtiğimiz ay !f İstanbul kapsamında Türkiye’deki hayranlarıyla buluşan Guy Maddin’le, atmosferik sinemasının kapılarını aralamaya çalıştığımız bir sohbet gerçekleştirdik…

Guy Maddin’in sineması karanlık, ezoterik, merak uyandırıcı ve benzersiz. Rüyalar, anılar ve hayaletler tarafından çevrilmiş bu dünya kapılarını hep büyük bir cesaretle seyircisine açıyor. Bir belgesel ya da bir melodram, siyah beyaz ya da renkli, dışavurumcu ya da felsefî her zaman ilgi çekici bir sinema bu.

Ve benim ilk söyleşim, ilk yönetmen buluşmam da böylesi bir dünyanın kapılarını açan ve açmaktan çekinmeyen Guy Maddin’le oluyor. Çok heyecanlıyım. Maddin’le buluşmak üzere erkenden girdiğim otel lobisinde bekliyorum. Zamanla olan yarışımdan her yere erkenden gitmek alışkanlıklarımdan biri, erkenci biri olarak da dakik insanlara hep hayranlık beslemişimdir. Saat tam iki buçukta ellerini ovuşturarak Guy Maddin asansörden iniyor ve göz göze geliyoruz.

Lobide benden başka bekleyen kimse olmadığı için birbirimize gülümsüyoruz ve hemen tanışıyoruz. Ellerine sürdüğü nemlendirici krem için hemen özür diliyor, ben heyecandan fark etmiyorum bile. İlk röportajım olduğunu, çok heyecanlı olduğumu ve hemen başlayabileceğimizi söylüyorum. Ben de heyecanlıyım diyor ve hemen sözü uzatmadan konuşmaya başlıyoruz.

Image


Isabella Rossellini
’yle yaptığınız röportajı okudum.
Aa gerçekten mi?

Onunla aranızda özel bir bağ olduğunu biliyorum. Bu röportajda, onunla birlikte izlediğiniz ilk filmden bahsediyorsunuz… Lon Chaney’nin olduğu The Unknown, bir melodram ve sizin melodramla ilgili düşüncelerinizi çok ilginç buldum, eğer mümkünse genel olarak melodramlarla ilgili fikirlerinizi paylaşabilir misiniz? Sizden melodramlarla ilgili daha çok şey duymak istiyorum.
Tamam, basitçe açıklayabilirim. Türkiye’de nasıl bilemiyorum, ama Kuzey Amerika’da bir çok insan melodramlardan nefret eder, modası geçmiştir. Melodramların abartılı, zevksiz, utanç verici şekilde abartılı bulurlar, ama bence iyi ve kötü melodramlar vardır, iyi melodramlar engeli olmayan gerçeklerdir. Sen bunları daha önce okumuş olabilirsin, eğer kendimi tekrar ediyorsam üzgünüm. Eğer gerçek hayatta birini arzuluyorsan, ona öylece sahip olamazsın; eğer birinden nefret ediyorsan, onu hemen yumruklayamazsın; birinin sahip olduğu bir şeyi istiyorsan, onu öylece ondan çalamazsın; toplumsal kurallar, âdetler buna engel olur. Ama bazen rüyalarında, engel taşımayan arzuların istediğin insana sahip olmana izin verir, nefret ettiğin insana vurursun, çok istediğin o parayı çalarsın. Ve melodramda, ki çok karmaşık insan öykülerini ele alır ve 90 dakikada anlatmaya çalışır, engel taşımayan gerçeklerin kısa yolunu yapar; bir adam erkek kardeşini öldürür veya annesiyle yatar yani bunlara benzer şeyler vardır. Kısacası iyi bir melodramda da gerçeğin abartılması yoktur, çünkü gerçeğin abartılması gerçeğin kendisini çarpıtır ve onu daha az doğru yapar. Yani iyi bir melodramda, melodram doğruyu bulur ve engelleri, sınırları aşar. The Unknown’da mesela Joan Crawford Imageerkeklerin ellerini sevmeyen bir kadını oynar, yani erkekler tarafından dokunulmak hoşuna gitmez, cinsel ilişkinin bilinmezliğinden korkar. Muhtemelen, babası ona elini sürdüğünden. Lon Chaney ise kadını baştan çıkarmak için elleri yokmuş gibi davranır; çoğu erkeğin cinsel anlamda tehdit oluşturmayan en yakın erkek arkadaş olma korkunç stratejisini seçer. Bu yüzden ellerini saklar, sonra kadın adama aşkını ilan eder ve adam onunla evlenmek için tek seçeneğinin kollarını kestirmek olduğunu fark eder. Ama kollarını kestirttikten sonra iyileşme sürecinde kadın sirkin en büyük elli, en güçlü adamına âşık olur, adam için böylece her şey sarpa sarar. Bütün film insanın kendisine karşı dürüst olmamasıyla ilgilidir; seksüelken seksüel davranmaması gibi. Yani bu beladan başka hiçbir yere varmayacaktır. Bu yüzden, bu filmin gerçekliğini seviyorum, biliyorum ki Lon Chaney gibi insanlar seksüel olarak tehditkâr değilmiş gibi yapar, filmde de onların çokça cezalandırılmasını görmek güzel.

Eğer My Winnipeg hakkında konuşursak, bu filmin de bir anlamda melodram olduğunu söyleyebiliriz. Ben de şimdi merak ediyorum, gözlerinizi kapattığınızda ve Winnipeg’i düşündüğünüzde aklınıza ilk gelen resim nedir?
Ah be! Bazen gerçekten kirli bir kar tepesi, bir sürü izmaritlerle dolu kar tepesi gibi. Ama bazen bir gece ve çok çok soğuk bir gece; havanın buz kristalleriyle parıldadığı, yıldızlarla kristallerin birbirine karıştığı, yani yıldız mı kristal mi olduğunu anlayamadığım güzel bir gece.

Peki merak ediyorum film ve felsefe ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Gilles Deleuze bazı yönetmenlerin filozof gibi olduğunu söyler, siz buna katılıyor musunuz?
Ben pek filozof gibi değilim, bu yüzden pek emin değilim. Yani eğer Deleuze okumuş olsaydım, ona tamamen katılırdım ya da katılmazdım; ben onun hakkında konuşacak kadar bilgi sahibi değilim. Ben sadece kendi sezgilerimle çalışıyorum. Biraz melodram öğrendim, biraz dışavurumculuk ve hiçbir zaman belgeselin çok gerçekçi olduğuna inanmadım. Bu yüzden bunların dışından böyle inanışlarım var ve geri kalan da benim için sezgi. Deleuze okumalıyım aslında, ama korkuyorum, çünkü benzer deneyimi Freud okumaya başladığımda yaşamıştım. Biraz fazla öğrenmiştim ve rüya görürken rüyalarımı analiz etmeye başlamıştım, bu rüyalarımı mahvetmişti. Belki Deleuze de filmciliğimi yok edebilir.

Image

Peki o zaman son filminizden biraz bahsedelim, The Forbidden Room ve bu filmden önce çekmiş olduğunuz Keyholedan. Ben filmlerinizin ismini ilk duyduğumda kapı, oda, anahtar deliği gibi özellikle aklıma Jean Cocteau ve filmi Le sang d’un poète geldi ve sinemayı bir anahtar deliğinden bakmak olarak görme fikrini tekrar düşündüm. Merak ediyorum sizin filmlerinizle bu fikir arasında bir benzerlik kurabilir miyiz?
Evet. Aslında 2002 yılında Cowards Bend the Knee isminde bir film yaptım ve bir müzede 10 bölümlük bir yerleştirmeydi, her biri tam olarak 6 dakikaydı ve otobiyografikti. İnsanlar benim hayatımı bir anahtar deliğinden izliyor gibiydi; bir duvarda küçük bir delik ve diğer tarafta da bir TV ekranı vardı, insanlar beni bir sürü hayatımla ilgili kötü şeyi itiraf ederken izliyordu. Ve sonra Keyhole’u tasarladım, internetteki projemin de bir sürü kayıp filmden ve otobiyografik çöplükten yapılmış bir parçasının olmasını istedim, ama gerçekleşmedi. Bu internet filmlerinde kamera anahtar deliği olan kapıya gider ve onun üstüne tıklama seçeneği vardır. Kamera anahtar deliğinden zum yapar ve bir sonraki odaya bakar, bir sonraki öykü de oradadır. Böylece bir sürü kayıp filmi birbirine bağlamaya başlayacaktım, insanlar bir sürü hikâyeye tuhaf bir şekilde bağlanabilecekti. Şimdi internet projemi interaktif bir şekilde yapmaya devam ediyorum. Bu sonbaharda ortaya çıkacak, ama anahtar delikleriyle ya da buna benzer şeylerle bağlı olmayacaklar ama birçok oda ve bölme olacak. Bir kez ortak yaratıcı Evan Johnson’la farklı terimlerde interaktifliği düşünmeye başladık ve hâlâ benzer şeyler söz konusu. Forbidden Room’da da bir çok oda var. Ana hikâyede denizaltında bir grup insanın bir odadan diğerine hareket edişi var ve sonunda yasak odaya varılıyor ki, burası bir banyo görünümündedir, ama sadece bir başka bölme gibidir de. Ve beynin, söylediğin her şey olabilir; bir vajina veya bilmediğin bir şey. Kafası karışık ve aptal birkaç adam bir yerden diğerine korkakça bir kadına ulaşmaya çalışırlar, sonra ondan kaçarlar, uzaklaşırlar ve sonra tekrar yaklaşırlar. Kadınlar hakkında çok fazla şey bilmiyorum ama bir kızım var ve iki tane kız torunum var ve bir annem var ve hepsini seviyorum. Cinsiyetçi dünya imgesinden hoşlanmıyorum ve erkek olmanın komikliğini fark ettim. Bir filmde de bu komikliğimizi göstermenin  de ne kadar muhteşem olabileceğini düşündüm. Buñuel’in en sevdiğim filmlerinden That Obscure Object of Desire da buna benzer bir şey görmüştüm ki Buñuel’den çok ilham alıyorum. L’Âge d’oru 24 yaşımda ilk kez izlediğimden beri de Forbidden Room’a gelene kadar hep film yapmak istedim ve bu That Obscure Object of Desire benzeri bir davranış.

Son olarak merak ediyorum ne kadar süredir İstanbul’dasınız? Ve burada hiç rüya gördünüz mü?
Üç gecedir buradayım. Bir sürü rüya gördüm ve söylemeliyim ki hepsi biraz farklıydı. Geçen gece, iyi hatırlayamıyorum hepsini ama rüyanın temasını hatırlıyorum. Hayatımdaki tüm insanlar biraz tuhaftı, beni öldürmek istiyorlardı veya bir sürü farklı kadın ve adam bana bir şeyler teklif ediyordu, çok gönül alıcıydılar. Onlara güvenmiyordum çünkü onlar bana bir şeyler yapmak istiyordu ve birden bu sanki İstanbul’ a geldiğimden beri böyleydi ki, burada herkes çok muhteşem çok arkadaşçaydı ve şehir inanılmaz. Ve benim şehrimse donmuş koltuk altı gibi, korkunç bir yer. Memleketimdeki insanlarsa şimdilik bana iyi davranıyorlar ama bu bir numara biliyorum.

Image

Ve bu kadar.
Bu kadar mı? Yeterli mi? Daha fazla istemez misin? Kendi kendime soru sormamı ister misin?

Bence yeterli, bana vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.
Sohbetimizin ardından ilk söyleşim olduğu için beni cesaretlendirmek için  hemen güzel şeyler söyledi. Nemlendirdiği ellerinin yine kurumasıyla onları soymaya başlamıştı, bir yandan da festivallere katılmanın en güzel yanlarının arada bir böyle güzel sohbetlere denk gelmesi olduğunu söyledi. Yarın sabah 5’te kalkacak olması onun canını fena sıkmıştı. Nasıl kalkacağını, neler yapabileceği üzerine sesli düşüncelere daldı. Daha sonra akşam üzeri festival programı kapsamındaki konuşmasına kadar dinlenmek için odasına çıktı. Böylece ilk söyleşim, Guy Maddin’le olan ilk buluşmamız da Winnipeg kadar soğuk olmasa da soğuk ve karanlık bir günde bitiverdi. Maddin’in dünyasına doğrudan tanık olmak ayrıca heyecan vericiydi. İlk röportajım Maddin gibi biriyle olduğu için de kendimi çok şanslı hissettim ve otel lobisinden mutlu bir şekilde ayrıldım.


Röp: Müge Yıldız, İllüstrasyon: Naz Tansel, Foto: Thomas Keydel
kaynak: bantmag
Reklamlar