‘’Zencilerin ezildiği söylenmedikçe, zencilerin ezilmesi bir şey değildir.’’ ( J. P. Sartre)

Git gide modernleşen bir dünya, modernliğe kurban edilen bazı değerler… Refleksleri körelen ve boşaltılan alanları doldurmakta sıkıntı çeken medeniyetimizin elinden gelen tek şey, hayatiyetimizi muhafaza etmek adına bizlere nostalji bağlamında birtakım egzotik tasavvurlardan dipnotlar sunmak oldu artık. Teknik sahada benzeri görülmemiş bir mesafe katedildi son yüzyılda. Bunun yanısıra insanı dinç tutan ve yaşama mana atfeder niteliğe sahip bazı kutsal bağlar hasır altı edildi sessizce. Büsbütün bu kıskaçların eşiğinde kalan insanlar için tek çıkar yol, ‘’ayak bağı’’ ilan edilen motiflerin hatırlanması ve tekrardan yaşamsala ikame edilmesi gibi görünüyor. Böyle bir kaotik ortamda  insanları ‘’varolmak bir ağırlık değil, bir lütuftur’’ şiarına sevk eden koridorların açılması gerekir; ve nitekim azımsanamayacak sayıda insan bu tür işlerin peşinden koştu ve koşacak gibi. Kimileri edebiyatı bu amaç doğrultusunda bir vasıta olarak kullandı/kullanacak, kimileri müziği, kimileriyse sinemayı… ‘’Sarhoş Atlar Zamanı’’  tam olarak yukarıda zikretmeye çalıştığım boşlukların içine cuk diye oturan bir film.

SİNEMA_GUNDEM_1_SARHOSATLARSZAMANI

Her ne kadar ünlü ressam Mondrian, hayat dengeye kavuştukça sanat ortadan kalkacaktır, derken haklıysa da dünya, ‘’denge’’yi altüst edecek derecede zıvanadan çıkmış insanların gözetiminde dönüyor ve sanatın deveranı, gün geçtikçe birilerinin kulağına daha yüksek bir sesle gerçeği fısıldıyor. Tıpkı Şeyh Galip’in yüzyıllar öncesinden bütün insanlığa seslendiği gibi:

‘’birden bire bul aşkı/manayı

bu tuhfe bulanındır’

Modern sinema dünyasında  -kanaatimce- özellikle İran filmleriyle dünya çapında bir piyasa alanına kavuşan edilgen/sıradan insanların hayatları, barındırdıkları güçlü ulvi-sülfi tasavvurlar  münasebetiyle bizlere yaşama değer biçme ve doğru-eğri ayırdını kanıksama yolunda adeta derin bir eklektizm takdim etmekte. Edilgen Hayatlar, sahip oldukları ailevi, toplumsal ve geleneksel dinamik bağlar vesilesiyle toplumsallığın içerisinde yüce duygularını çarçur etmekten sakınmayan bizlere büyük bir coşkunlukla, ‘’her şey hakikaten güzeldir’’ dedirtiyor.

Film, İran-Irak sınırındaki bir köyde yaşayan ve geçimlerini kaçakçılık yoluyla tedarik etmeye çalışan sıradan bir aileyi konu ediniyor. Anne en küçük çocuğu doğurken ölür, baba ise kaçakçı, bir gün sınır eşiğinde mayına basarak paramparça olur. Tüm bu elim olaylardan sonra 4 kardeşin yükü oniki yaşındaki Eyyüp’ün sırtına biner. Kardeşlerinden biri hasta ve ameliyat olsa bile kendisine 7-8 aylık bir ömür biçiliyor, kız kardeşi Rojin bir katır uğrana küçük yaşta evlendiriliyor… Tüm bunların yanında 12 yaşındaki Eyyüp, hasta kardeşini ameliyat etmek için para kazanmak zorunda ve tek çaresi çocuk yaşına rağmen: kaçakçılık. Ve tabi bir de kış şartlarında dirliğinin sağlaması için sarhoş edilen atlar…

Hikaye, aynı coğrafyayı paylaşan bizlere pek yabancı değil. Ancak güncel haberleri yorumlama ve bunlara bir bütünlük atfetme ihtiyacı duyanlara, muazzam bir farkındalık katmaya aday. Zaten Valery’nin de ifade ettiği gibi sanat eserinin amacı, bizlere gördüğümüz şeyi daha önce görmemiş olduğumuzu öğretmesi değil mi? Haber konusu olan aynı türden olaylar, hakikat peşinde koşma iddiasındaki bizler için birer medyatik meta kıvamında ne yazık ki. Ancak iş estetik alana döküldüğünde gerçek manada mahiyetini dışavurabiliyor. Söylendiği gibi, ilk görüş etiktir, estetik daha sonra gelir…

kaynak: sinemagundem.com

Reklamlar