Sinemanın teknik doğasından sanatsal hedefine uzanan hat, düz bir çizgi değildir: Sinematografik anlatım bir aykırı öyküncedir.
-Jacques Ranciere, La fable cinematographique

Bunuel 1929’da bir gördüğü bir rüyadan esinlenerek sinemaya başladı. Sinemaya başlama nedeni olarak Fritz Lang’in “Der Müde Tod” filmini gösteren Bunuel için hayat, gerçeğin düşlerle çözündüğü bir sinema salonu gibiydi. Hatta bu düşüncesiyle ilgili “Film rüya gibidir. Sinema salonunun ışıklarının sönmesiyle, gözlerimizin kapanması aynı şeydir” der.

Zengin ve çok koyu Katolik bir aileden gelen Bunuel, gittiği Katolik okulunda dinle ilgili girdiği çatışmalarda üstün çıkar ve laik bir okula geçer. Burada tarih, bilim ve edebiyat üzerine dersler alır.  Din hakkında sorgulamaya küçük yaşta başlaması, filmlerinde dini –özellikle Katolikleri- eleştirmesinin başlıca sebebi olacak ve bu yüzden hayatının büyük bir çoğunluğunu sürgünde geçirecektir. Üniversitede ise filmlerinde çok sık olarak yer verdiği böcekbilimini okur. Üniversiteden sonra (1925) Fransa’ya gider ve burada filmler hakkında çeşitli makaleler ve eleştiriler yazar. Andre Breton, Gerçeküstücü Manifesto’yu çıkaralı daha bir yıl olmuştur. Sürrealizm yani gerçeküstücülük, 1. Dünya Savaşı’nın da etkisiyle Avrupa başta olmak üzere bütün dünyayı saran mantıklı ve kuralcı yaşama karşı bir başkaldırı, “aykırı bir öyküncedir”. Sürrealizm, insanın hayatında yok edilemez olan olağandışı olayları göstermeyi benimserken, rüyaların ve bilinçaltının insanı oluşturduğunu savunur. Bu görüş uygarlık ve medenilik anlayışının tam karşısında yer alabilir. Çünkü sürrealizm medeni kuralları, insanlara uygulanan psikolojik ve fiziki şiddeti kabul ettirme, pasifize etme yolu olarak kabul eder.

1925’de Bunuel Fransa’ya gittiğinde, Dali ve Lorca ile tanışır. 1926’da Salvador Dali ile ilk ve en sürreal filmi Bir Endülüs Köpeği’ni çeker. Bir Endülüs Köpeği’nin gerçekleştirilme öyküsü, Bunuel’in ağzından “İki düşün bir araya getirilmesiyle başlar”. Bunuel, Figueras’a, Dali’ye gittiğinde ayı kesen, ince uzun bir bulutla, bir gözü yaran usturanın rüyasına girdiğini anlatır. Dali de, kısa bir süre önce karıncalarla dolu bir el gördüğünden bahseder. Bu iki rüyadan yola çıkılarak şekillenen kurgu, akıldışı ve içgüdüsel bi anlatımı benimsemiştir. Film, mantıksal hiçbir açıklamaya meydan vermeyecek düşünce ve görüntülerden, belirsizliklerden ve usa aykırı eylemlerden esinlenmiştir. Bir kadın gözünün usturayla oyulması, kalçaları arasında kaybolan bir çift göğüs, kocaman bir piyanoya gömülen eşek ölüsü gibi akla hayale sığmayan sahnelerle dolu olan film, saldırgan görüntüleri hedef alınarak, birçok tartışmaya neden olsa da, gösterimde kalmayı başarmıştır. Yine Bunuel’in kaleminden, bir gün, kırk elli kadar muhabir, polis karakoluna gidip, kışkırtıcı ve edepsiz olarak nitelendirdikleri filmi yasaklatmak istemişlerdir. Doğruluğu kesin olmasa da, filmin iki kez çocuk düşürme olaylarına neden olduğu da söylentiler arasındadır. Spekülatif söylemleri bir kenara bırakıp, sinemaya dönersek, Bir Endülüs Köpeği, gerçeküstü sinemanın en önemli örneklerinden bir sayılır. Anlatımdaki devamlılığı yıkması açısından, sinemasal geleneklerin karsında duran, yenilikçi, özgür niteliktedir. Bunuel’e göre, gerçekle düşün kesin kesişme noktaları yoktur, hep içiçedirler ve sinema, duyguların dürtülerin dünyasını ifade etmede bir araçtır.

Burjuvazinin Gizli Çekiciliği, 1972

Bunuel, Bir Endülüs Köpeği’nde oluşturduğu sürreal atmosferi bir daha hiçbir filminde yaratmamıştır. Altın Çağ filmi ile birlikte hikaye anlatmaya başlar. Meksika’da çektiği ve en çok tanındığı son dönem filmlerinin bazılarında ise neredeyse konvansiyonel öykülemeye geçer.

Zengin ve Katolik bir aileden gelmesi burjuvazi, din ve eğitim kurumlarının baskıcı ve tutucu dünyasını iyi gözlemleyebilmesine sebep olmuştur. Filmlerinde hem mizahı hem de ideolojik ögeleri birleştirerek, toplumun tabularına saldırıda bulunur. Din ve burjuvazi varlıklarını para ve dikte etme üzerine kurmuşlardır. Bunuel karşı olduğu bu kurumlardan seyirciyi nefret ettirmeye çalışmaz, onları gülünç duruma düşürerek seyircinin gözünde itibarsızlaştırır. Örneğin, Burjuvazinin Gizli Çekiciliği filminde burjuvaların bir türlü yemek yiyememesine şahit oluruz. Sürekli açlardır, tam yemek yiyecekleri sırada mutlaka bir olay olur ve yiyemezler.

“Yaygın kanının tersine sinema, düşüncenin gerçek işleyişinin dışavurumu için, yazı, resim, yontu ya da mimarlığa oranla çok daha yoksul, çok daha sınırlıdır,” der Dal. Bunuel en yakın arkadaşına cevap niteliğinde, Altın Çağ filmini çeker. Altın Çağ’da Bunuel toplum eleştirisini çok sert bir dille yapar ve “dine hakaret, şehvet, fetiş, sadizm ve anti-milliyetçilik” gibi tabu söylemleri ilk defa bir arada oldukça cesur bir şekilde sunması açısından da sinema tarihinde miladi özellik taşır. Burjuvazi ve din Bunuel filmlerinde birbirine kavuşamayan iki sevgili gibidir. Burjuvazinin kendinden önceki tüm sınıfları çökerttiğini ama aynı zamanda bir diğer önemli kurum olan din ile bir türlü uzlaşamadığını, alt sınıfın da bu uzlaşısızlığın ceremesini çektiğini söyler. Altın Çağ gösterildiği dönemde (1930) muhafazakar kesim tarafından protestolara uğramış ve sinematekler, film festivalleri dışında çok uzun bir süre gösterilmemiştir. Bunuel’in sadistik bakış açısını, çok büyük bir hayranı olduğu Marquise De Sade’den aldığını söyleyebiliriz. Ayrıca filmde resmettiği statüsel ayrıcılık şemasını da Marksist bir dille işleyerek gelenekselci ve tutucu kesimi de eleştirmiştir.

60’ların başında sisteme karşı sinirini temsil eden birkaç ürün vermiştir. Gündüz Güzeli (1967), Tristana (1970), Burjuvazinin Gizli Çekiciliği (1972) ve Arzunun Şu Karanlık Nesnesi (1977) bu döneminin en önemli eserleridir.

Sözünü ettiğimiz filmler, ilk döneminin sürrealist başyapıtlarının uçuk ve dağınık yapısını alıp, olgun bir şekle sokarken; sınıfsal uçurum, din, ahlak, ölüm ve cinsellikle ilgili dertlerini zeki ve hınzır bir sinema diliyle anlatırlar. Yani saldırgan hali, burada sağduyulu bir bakış açısıyla taçlandırılmıştır.  İlk dönemindeki sürrealizm dolu eserlerin yerini, karakterlerin bilinç altına inilmesiyle gelen düş, rüya ve genelde kabuslar alır. Filmlerinde Sigmund Freud’dan çok fazla etkilenir. Arzunun Karanlık Nesnesi’nde ise Fernando Rey’in canlandırdığı yozlaşmış bir burjuvaya değinir Bunuel. Adam sıradan bir cinsel yaşama sahipken, bir anda sevgilisi başka bir kadına dönüşür. Ama işin ilginci film, bu değişim hiç olmamış gibi akar. Bu sayede Rey’in cinselliğe açgözlü bakış açısı eleştirilmiş ve sosyal sınıf iğnelenmiş olur.
60’larda çektiği filmlerinde sürrealizm safhasından biraz daha “olgunlaşıp” minimal sinema anlayışını benimser. Karakterlerin oyunculuğu bazı yerlerde ön plandadır, kadarjdaki nesnelere anlamlar yükler. Çok fazla yabancılaşma efekti kullanır. Ayrıca Bunuel görüntü/ses ilişkisini kusursuzluk düzeyine ulaştırmıştır; ama yine de sinema, her geçen gün daha gürültücü ve daha geveze olmayı sürdürmektedir…

Bunuel topluma sinmiş gelenek, din, aile, burjuva ahlakı gibi normların insanın etrafına çektiği sınırlardan bahsederken kendince özgürlüğün peşinde koşar. Bu özgürlük, insanın kendini güvende hissetmek adına yarattığı ve sonrasında kölesi olduğu kurumların duvarları içerisinde ulaşılmaz bir noktada kalır ama Bunuel sinemasında sürekli bu özgürlüğün peşinden koşar. Gerçeğin ne kadar trajik olduğunu onu mizahi ve ideolojik bir dille anlatsada, görmeyi beklediği yanıt protestodur.


Yazan: Gençer Utku Gediz
Not: Bu yazının tüm hakları Film Kafası’na aittir. İzin almadan ve kaynak belirtilmeden kopyalanması veya kullanılması yasaktır.
Reklamlar