70’lerde Kaliforniya’nın orta yerinde kafası dumanlı, yarı ayık dolaşan, hippi bir özel dedektifin hikayesini ele alan Inherent Vice (Gizli Kusur), Film Noir’in genel özelliklerini barındıran kafası dumanlı bir neo-noir.

Postmodern edebiyatın en çok tanınan yazarlarından Thomas Pynchon kitaplarında kara mizahla düş dünyasını birleştirerek okuyucuyu yabancılaştırmaya yöneliyor ve çoğu okuru tarafından da çok fazla karakter barındırması, takip edilmesi çok zor olay örgülerini tercih etmesi yüzünden eleştiriliyor. Aynı şekilde Paul Thomas Anderson da Pynchon’un aynı adlı romandan uyarladığı Gizli Kusur’a da “bir çırpıda anlaşılıp izlenemeyecek bir film” diyecekler olabilir. Klasik sinema anlatısını yıkarak, tamamen farklı bir dünya oluşturmuş Anderson ve şahsen filmi yaparkenki hedef kitlesinin de bu tarz film beklentisinde olanlar olduğunu düşünüyorum.

Her filminde kendine has üslup denemelerinde bulunan Anderson’ın, “sinemaya uyarlanamaz”* denen bir romanı beyazperdeye aktarmayı denemesine şaşmamalı…

Bir doktor muayenehanesindeki ofisinde gizemli olayları çözmeye çalışan, pasaklı, uyuşturucu bağımlısı, hippi dedektif Doc’un içine düştüğü karmaşık olaylar zinciri üzerine kurulu olan Gizli Kusur’da, biçimci filmleriyle Anderson elindeli araşlarını mümkün olduğunca ekonomik kullanıyor.

Film oldukça uzun planlardan oluşuyor (bir cümle gibi) ve bu sahnelerde kesme kullanmayarak, Pynchon’ın romanda yaptığı gibi, izleyicinin çoğunlukla geyik muhhabeti gibidiyaloglarda kaybolmasını, sıkılmasını ve bi’nevi yabancılaşmasını istiyor.

Yönetmen diyalog sahnelerinde klasik aks kuralına uygun, açı-karşı açı tekniğine pek başvurmayarak, seyirciye nereye bakması gerektiğini, kimi-neyi dinlemesi gerektiğini de dikte etmiş olmuyor. Böylece seyirci filmin kadrajlarında kaybolurken, film adeta Doc’un dumanlı zihninin yansıması halini alıyor.
Anderson’ın çoğu kez dumanlı mekanlar kurması, filmin içerisindeki dünyayı bir arada tutan en büyük unsur. Örneğin, Doc’un uyuşturucu ticareti yapan gizemli gemi Altın Diş (Golden Fang) hakkında bilgi almaya gittiği sisle kaplı liman ve The Boards grubunun parti yaptığı dumanaltı ev, filmdeki bi’hayli dumanlı iki mekan.

Gizemli olayları çözmeye çalışan dedektifi, yol kenarı barlarında geçen sahneleri, sisli mekanlar, femme fatale’lerle akraba kadın karakterleriyle Gizli Kusur, gerek tematik gerek biçimsel olarak film noir özellikleri taşıyor.
Arka planına İkinci Dünya Savaşı’nda ve ertesinde Amerikan toplumunun içine düştüğü buhranı alan noir’lar savaşların, yoksulluğun ve toplumsal yozlaşmanın hüküm sürdüğü bir zamanın ruh halini yansıtır. Ana karakterler genellikle toplumun karanlık yüzüyle karşılaşır ve bu “karanlık yüzü” temsilen, keskin gölgeler ve yüksek kontrastlı ışıklar kullanılır. Varoluşsal krizler yaşayan ve ahlaki ikilemler içinde debelenen karakterler çoğu zaman otel odalası, bar, yol kenarındaki bir restoran gibi “bekle mekanı” diyebileceğimiz yerlerde boş zamanlarını geçirirler. Bu da karakterlerin içinde bulundukları dünyaya yabancılaşmalarının resmidir.

Anderson, filmde neo-noirin kalıplaşmış diline oldukça yer veriyor. Film, polislerin havuz partilerinde hovardalık yaptığı, akıl hastanelerinin İsa kostümü giymiş makineli tüfekli adamalr tarafından korunduğu, neon ışıklarla süslenmiş mekanların dört bir tarafı sardığı bir dünya tasvir ediyor.

Gizli Kusur, artık hippilerle neo-Nazilerin aynı uyuşturucuyu kullanıp kafayı bulduğu, kendilerini düzenin akışına beraberce bırkatığı bir zamanın hikayesini anlatıyor. Neo-noir’larda işçi sınıfının yaşadığı mahallelerde lüks villaların yükselmesi, dedektiflerin havalı ofislerinin yerini köhne mekanların alması gibi, Gizli Kusur’un Doc’unu da muayenehaneden bozma derme çatma bir ofiste görürüz. Filmde kaybolmuşluk hissi bütünüyle yer alıyor; kaybolmuş idealin, kaybolmuş mahallelerin, kaybolmuş bir zamanın geride bıraktığı ruh haline bakıyor film.
Ayrıca filmde, devletin kendi fikrinde olmayan “ötekilere” olan otoriter ama bir o kadar da ironik yaklaşımını da hippiler, fahişeler ve uyuşturucu kaçakçıları üzerinden iyi ele almışlar.

Doc’un hem baş belası hem de kankası olan polis memuru Koca Ayak’ın film boyunca yediği muzlu dondurmaya benzer bir şekle sahip fallik, Altın Diş binası, filmin her yerine sinen “erkeklik” hicvinin mekansal bir tezahürü gibi.

Erkekleri yoldan çıkaran sarışın kötü kadınlardan ziyade, güçlü görünmeye çalışırken komik duruma düşen ve kendi kendini yoldan çıkaran, tüketen bir elektrik var. Maço tavrıyla Doc’a film boyunca “adam” olmayı öğreten Koca Ayak’ın film boyunca fallik dondurmaları emdiğini gördüğümüz sahneler, filmin en absürd anlarından…
Ayrıca Doc’u ofisinde kürtaj kolduğunda otururken gösteriyor. Yönetmen, filmde güç sahibi olmasını beklediğimiz iki erkek karakterin karizmalarını yerle bir ediyor.

“Gizli kusur” (inherent vice), sigortacılıkta bir nesnenin niteliğini kendisine verdiği hasarı tanımlamakta kullanılan bir terim. Bu terimi kendi kendini tüketen bireylerin, kendini tüketen bir neslin metaforu olarak görmek mümkün.

Savaşların, katliamların, yolsuzlukların, ardının arkasının kesilmediği, yozlaşmış hükümetlerin gün geçtikçe otoriterleştiği, sermayenin bekası için çalıcan bu kocaman, ‘akıl almaz’ gezegene dair belki de en güzel sözü Shasta söylüyor filmin sonunda: “Neredeyse su altında olmak gibi… Dünya, her şey, başka bir yere gitmiş.” (Altyazı, Sayı 150)

3

Reklamlar