Pek romantik bir giriş olmayacak ama, listemiz de zaten romans vaat etmiyor: Her kurtlu baklanın bir kör alıcısı vardır! Sıradışı alışkanlıklara, kişisel özelliklere, huylara sahip, ayrık otu gibi yaşayan karakterlerin, bazen tabuları ve normları yıkan, bazen de karanlık, vahşi dürtülere sızan hikâyelerinden oluşuyor liste. Bazıları acı, bazıları tatlı, bazıları da yenilir yutulur cinsten değil!

10 – ROPE

ZAMANINDA ÖLEN MİSAFİR

RopeLeopold ve Lobe’un gerçek hikâyesine dayanan Rope (1948), biraz gölgede kalmış Hitchcock klasiklerinden. 1924 yılında iki dâhi genç, Nietszche’nin Übermensch‘i olduklarını düşünerek, yasaların onlara işlememesi gerektiğine karar verirler. Bunu kanıtlamak için, aşağı gördükleri sınıf arkadaşlarını mükemmel bir planla öldürecek, cesedi dairelerinde saklayacak ve riski artırmak için evlerinde bir de parti vereceklerdir. Film ayrıca Hitchcock’un çekim tekniğiyle ünlü. Aşağı yukarı bir buçuk saatlik bir zaman dilimini anlatan filmi Hitchcock tek bir seferde çekmek istemiş. Ancak döneminin teknik imkânları nedeniyle, dört buçuk saat ila on dakika arasında değişen uzunluklarda on kayıt alarak filmi kurguda tamamlamış. Amerika’nın hafızasına işlemiş bu ikili hakkında çekilen başka filmler de var, Orson Welles’ın oynadığı 1959 yapımı Compulsion gibi. Hitchcock dönemin sıkı sansürünü ustaca atlatarak Rope‘da karakterlerin aşkını ipuçlarıyla veriyor; Swoon (1992) filminde ise baş karakterlerin eşcinselliği açıkça işlenmiş, ama film genel olarak nasıldır, bilemiyorum, izlemedim.

FRAGMAN:

9 – WHO’S AFRAID OF

VIRGINIA WOOLF

whos_afraid_of_virginia_woolfElizabeth Taylor ve Richard Burton’un performanslarıyla hafızalara kazınan 1966 yapımı Who’s Afraid of Virginia Woolf?aşk ilişkilerinin karanlık sularında yüzüyor; kendini olduğundan farklı gösterme, gerçeği söyleme korkusu ve kabullenme üzerine zorlu bir geceye davetlisiniz. Martha ve George orta yaşlı, sürekli içen, birbirine sert tartışmalarla bağlanmış bir çifttir. George’un üniversiteden genç iş arkadaşı, parlak biyoloji profesörü Nick ile utangaç karısı Honey’i bir içki için evlerine davet ederler. Martha için bu davet George ile yaşadıkları cehenneme bir odun daha atma fırsatıdır. Nick ve Honey, alkolle iyice ısınan gecede, yavaş yavaş beyaz perdenin en çetin, en laf cambazı çiftlerinden Martha ve George’un can yakma oyununa süreklenir. Herkesin maskesi aşınmaya başlar. Kim korkar duygularını açmaktan?

FRAGMAN:

8 – TROUBLE EVERY DAY

SEVEBİLMEK. SEVEMEMEK. SEVGİ AÇLIĞI

Trouble Every DayBu afişi Alkazar sinemasının girişinde ilk gördüğümüz andan itibaren, yakın bir arkadaşımla heyecanla beklemeye başlamıştık. Sene 2001, internetten hemen izleyeyim devrine daha çok var, mecbur vizyona girmesini bekleyeceksin. Vincent Gallo’nun canlandırdığı Shane, balayı için Amerikalı eşiyle Fransa’ya gelir. Aslında aklı, arzularının çığrından çıkmasına neden olan bir deneye üniversitedeyken birlikte katıldığı arkadaşı Coré’dedir. Shane yamyamlık dürtüleriyle başa çıkmayı öğrenmiştir, ancak Coré arzularına teslim olmuş, neredeyse vahşi bir hayvana dönüşmüştür. Fransız yönetmen Claire Denis’in bir kâbus gibi, çarpıcı görüntülerle yavaşça ilerleyen, tüyler ürpertici bir atmosfere sahip filmi Trouble Every Day sağlam bir mide istiyor. Film “yerim seni” durumunun anatomisini sunuyor. İzledikten sonra bir müddet bu filmle ne yapacağımızı bilememiş, filme ismini veren Zappa şarkısı yerine, Tindersticks ile sakinleşmeye çalışmıştık. Cesur, meraklı ve +18 izleyicilere.

FRAGMAN:

7 – I’M A CYBORGBUT THAT’S OK.

I'm a Cyborg but That's OKGüney Koreli yönetmen Chan-wook Park, Old Boy’un da içinde bulunduğu intikam üçlemesini 2005’te tamamladıktan sonra damak temizliği yapmak istemiş olsa gerek. Hemen ertesi yıl bir romantik komedi çekmesi başka nasıl açıklanabilir? Gelişmiş bir savaş robotu olduğuna inanan Young-goon ile akıl hastanesinde tanıştığı, insanların takınıtılı olduğu eşyaları ve kişilik bozukluklarını çalan kleptoman Il-soon’un aşkı, romantik komedi denilince ilk akla gelen şablondan çok uzak. Onları yargılayan ve tamamen yanlış yorumlayan dış dünyadan ve doktorlardan uzak, kendi durumlarını kendi yöntemleriyle çözen, bir yandan da neredeyse itici ve budala görünen karakterleriyle I’m a Cyborg but That’s OK, damgalanıp dışlananların dünyasına tepeden bakan, empati yaratma kisvesi altında farklılıkları normalleştirmeye çalışan melodramlarla dalgasını geçip, onlardan ayrılıyor.

FRAGMAN:

6 – LARS AND THE REAL GIRL

GERÇEK AŞK ARAYIŞI KUTUNUN DIŞINDA BAŞLAR.

Lars and the Real GirlRyan Gosling’in canlandırdığı Lars Lindstrom, küçük bir kasabada yaşayan çekingen bir genç adamdır. Bir gün erkek kardeşiyle karısının evine “hayallerinin kadınını”, yani internetten sipariş ettiği bir “oyuncak” kadın getirir. Bianca ile sevgi dolu, anlamlı ve derin bir ilişki yaşamaktadır. İnsanların arasında rahat edemeyen, hoş bir kadın görünce arkasını dönüp koşmaya başlayan Lars için yeni sevgilisi hayata tutunmanın bir yolu olur. Erkek kardeşi Lars’ın delirdiğini düşünse de, karısı Lars’a ilgi ve şefkatle yaklaşır ve bu durum yayıldıkça tüm kasaba, aslında sevdikleri bu utangaç genç adamın kurduğu hayali devam ettirmesine yardım eder. 2007 yapımı Lars and the Real Girl, kolaylıkla bir absürd komediye dönüşebilecek bir konuya sahip, ancak hikâyesi, karakterleri, atmosferi ve Gosling’in etkileyici performansıyla yavanlaşmadan insanlık durumlarına dokunmayı başarıyor. Her drama gibi yer yer komik, yer yer iç burkucu.

FRAGMAN:

5 – THE HONEYMOON KILLERS

ŞİŞMAN SEKSİ Mİ?

The Honeymoon KillersYalnız kadınları hedef alan seri cinayetleri nedeniyle Yalnız Kalp Katilleri olarak anılan ve 1951 yılında elektrikli sandalyeye mahkum edilen Raymond Fernandez ve Martha Beck’in gerçek hikâyesinden uyarlanan The Honeymoon Killers için “izleyin ve daha sonra unutmaya çalışın” diyor fragmanı. Çelimsiz, yabani ve güvenilmez dolandırıcı Raymond ile iri yarı, kontrolsüz ve ilgi düşkünü hemşire Martha, yalnız kalpler kulübü aracılığıyla tanışır. Ray, Martha’yı dolandırıp kaçar, ancak Martha izini sürüp aşık olduğu adamı bulur ve hayatta ve dolandırıcılıkta ortaklık teklif eder. Kısa sürede ölümcül bir çifte dönüşürler. Gazete ilanlarından kendine eş arayan kadınları hedef alarak ağlarına düşürüp, acımazsızca katlederler. Bu tüyler ürpertici gerçek hikâyenin senaryo yazarı ve yönetmeni Leonard Kastle. Film aynı zamanda Kastle’ın tek filmi. Vizyona çıktığı dönemde olağanüstü bir ilgi görmemiş, ancak François Truffaut The Honeymoon Killers‘ı en sevdiği Amerikan filmi ilan ettikten sonra seyirci ilgisinde kayda değer bir artış olmuş. Raymond Fernandez’in resmi son sözleri ise: “Herkes duysun, Martha’yı seviyorum! Halk aşktan ne anlar!”

FRAGMAN:

4 – ETERNAL SUNSHINE OF THE SPOTLESS MIND

BU BAHAR, ZİHNİNİZİ BOŞALTIN.

Eternal Sunshine of the Spotless MindÇağımızın en yaratıcı, en çocuk ruhlu yönetmenlerinden Michel Gondry’nin, izleyenlerin hemen favorileri arasına giren filmiEternal Sunshine of the Spotless Mind, öncelikle karakterleriyle değil, sıradışı konusuyla çarpıyor. Jim Carrey’nin canlandırdığı Joel Barish, eski sevgilisinin Lacuna Inc. şirketine giderek ilişkilerini hafızasından sildirdiğini öğrenir ve o da aynı şeyi yapmaya karar verir. Kate Winslet’in canlandırdığı deli dolu, rengârenk Clementine, hafızasında silinmeye başladıkça, Joel onu hâlâ sevdiğini anlayarak fikrini değiştirir. Ancak bu işlemin geriye dönüşü yoktur. Joel de Clementine’i hafızasında saklamanın yollarını aramaya başlar. Filmin konusu, yaşayan belki de tek dâhi senaryo yazarı Charlie Kaufman‘ın elinden çıkma. Çocuk ruhunu kaybetmemiş ve acayip kurguları takip etmekte sıkıntı çekmeyecek seyircilere.

FRAGMAN:

3 – HAROLD AND MAUDE

BEYAZ PERDE AŞKLARI HAKKINDA BİLDİĞİNİZ HER ŞEYE MEYDAN OKUYACAKLAR.

Harold and Maudeİşte sıradışı aşk der demez akıllara ilk gelen filmlerden, efsaneviHarold and Maude. Benmerkezci zengin ailesi için neredeyse görünmez olan Harold, ölümü saplantı haline getirmiş, boş vakitlerinde çeşitli intihar sahneleri sergileyen, yıkılan binaları seyreden, hurdalıklarda gezinen, cenazelere katılan bir ergendir. Bir gün katıldığı bir cenazede seksenlik Maude ile karşılaşır. Bu anarşist yaşlı kadın, yaşamla kurduğu deli dolu bağ ile Harold’u hemen çekim alanına alır. İkili arasında hayat ve ölüm sınırlarında gezinen bir dostluk başlayacak ve dostlukları sinema tarihinin unutulmaz aşklarından birine dönüşecektir. 1971 yapımıHarold and Maude, zekâ dolu, eğlenceli, şaşırtıcı, hüzünlü bir film. Amerika’da 13 yaş sınırıyla vizyona girmiş..

FRAGMAN:

2 – SECRETARY

TALEPKÂR BİR PATRON İLE ONUN TALEPLERİNİ YERİNE GETİRMEYİ SEVEN BİR KADININ HİKÂYESİ.

SecretarySadist bir erkek ile mazoşist sekreterinin ilişkisinden ilk etapta ucuz fanteziler beklemeye kodlanmış zihinlerimiz, bu aşkın masumiyeti ve karakterlerin derinliği karşısında şaşkınlığa düşmesin de ne yapsın! İçinde kopan sadizm fırtınalarını çelik gibi sinirleriyle bastıran, tüyler ürpertici bir sakinlik sergileyen avukat Mr. Grey (muhteşem James Spader), hayatını normal bir şekilde sürdürmeye çalışsa da, eğilimleri arada kendini gösterir ve bu yüzden sık sık sekreter değiştirmek zorunda kalır. Büyüleyici Maggie Gyllenhaal’un canlandırdığı Lee Holloway ise baş edemediği mazoşizmi nedeniyle sık sık akıl hastanesine yatan, alkolik bir babaya ve nevrotik bir anneye sahip, yatağının altında kesici-delici aletlerden oluşan bir tedavi kutusu saklayan içe kapanık genç bir kadındır. Hastaneden çıktıktan sonra normal hayata dahil olabilmek için ondan çok hoşlanan, vasat biriyle görüşmeye başlar ve başına gelecekleri bilmeden, Mr. Grey’in sekreteri olarak işe girer. Birbirlerini ve kendilerini keşfettikleri, sınırlarını zorladıkları bir yolculuğa böylece atılırlar. Secretary, provokatif konusunun çağrıştırdığı kadar pornografik öğelerle dolu değil. Ama herkes için olmadığı kesin. Filme Amerika’da 17 yaş sınır getirildiğini, nihayetinde bir mazoşist ile bir sadist arasındaki ilişkinin bir Love Story kıvamında olmasını beklememek gerektiğini belirteyim.

FRAGMAN:

1 – BENNY & JOON

GERÇEKLİĞİN KIYISINDA BİR AŞK.

Benny-and-Joon-posterBenny & Joon, ismini zihinsel problemleri nedeniyle sürekli göz altında tutulan sanatçı ruhlu Joon ile hayatını ona adamış araba tamircisi abisi Benny’den alıyor. Benny bir gün poker masasında Johnny Depp’in canlandırdığı Buster Keaton kılıklı, tuhaf Sam’i kazanır. Dünyayı kendine sahne edinmiş, okuma-yazma bilmeyen bu genç adam, parkta, sokakta, restorantta sergilediği performanslarla ve sıradışı karakteriyle Benny ve Joon’un hayatına neşe getirirken, Joon ile aralarında özel bir bağ oluşur. Topluma ve çevrelerine ayak uyduramayan, aciz veya baş belası olarak görülen kahramanlarımız, ilişkilerine bir şans vermek ister ama, hem Joon’un abisi Benny, hem de özel durumlarının yol açtığı sıkıntılarla yüzleşmek zorundadırlar. Neşeli, tatlı, mutluluk ve umut verici bir film Benny & Joon. Depp’in taklitleri ve cambazlıkları ise defalarca izlenebilecek türden.

FRAGMAN:
kaynak: sanatblog
Reklamlar