“Bir kütüphanede elyazması belgeler bulmuştuk. 15. YY’ aitti ve içinde çizimler de vardı. Filmin dekorunda bu çizimlerden faydalandık. Arka planı izleyicinin ilgisini artırsın diye beyaz renk olarak tercih ettik. Senaryo, davanın belgelerinden hazırlanmıştı. Yakın çekimler ise duyguyu yansıtmak açısından zorunluydu diye düşünüyorum.” (Carl Theodor Dreyer)

Dreyer’in filmlerinde dekor neredeyse kusursuza yakındır. Kıyafet ve eşya seçimleri ana hikayenin ayakta durmasını büyük ölçüde destekler. Farklı kamera teknikleri dener. Örneğin, karakterlerin yüzlerine kullandığı yakın çekimler, konuyla ve karakterle bütünleşmemize büyük ölçüde yardımcı olur (bu konu da Bergman’ın Dreyer’den çok fazla etkilendiğini düşünebiliriz). Filmlerinin çoğu tiyatro oyunlarından uyarlandığı için, Dreyer’in anlatım tarzıda tiyatraldir. Kuzey ülkelerinin doğasına yakışır bir şekilde, anlatım tarzı yavaştır. Bu durağanlık günüzdeki hızlıca akan ve bir o kadar da hızlıca unutulan filmlere alışanlar için ağır gelebilir ama bu durağanlığın altında sinema tarihini değiştiren büyük bir hazine atmaktadır.

Jeanne D’arc’ın Tutkusu (Carl Theodor Dreyer, 1928)

Dreyer’in Jeanne D’arc’ın Tutkusu (1928) filmine değinecek olursak. Film Jeanne D’arc’ın henüz 19 yaşındayken İngilizlere esir düştükten sonra Tanrı ile konuştuğunu ileri sürdüğü için kafirlik suçuyla yargılanması, zindanlarda işkence görmesi ve yakılarak ölüme mahkûm edilmesi anlatılmaktadır. Kamera, kiliseyi eleştirircesine saldırganca kullanılır. Kurgu kamera hareketleriyle uyumlu bir şekilde, ritmik ve hareketli ilerler. Dreyer, oda tiyatrosundan etkilenmiştir. Bunun için de odadaki herkes oyuncudur ve konuya müdahale edebilirler. Dreyer’e göre bir filmin iki önemli unsuru senaryo ve oyunculuktur. Filmde Jeanne D’arc’ı canlandıran Maria Falconetti, minimalist oyunculuğun temellerini atmıştır. Dreyer makyajın oyunculuğu kötü yönde etkilendiğini düşündüğü için filmde makyaj kullanılmaz. Yakın çekimlerde insanların yüzlerindeki çizgileri vederi parçalarını göstermek için dışavurumcu tarzda ışık ve gölge tekniklerine başvurmuştur.
Ayrıca Dreyer filmlerinde kötülük, hainlik, çile çekmeye karşı acılı bir sabır evresini konu alır.

Filmdeki arındırılmış oyunculuk, sahne mizansenleri ve psikolojik alt metin, filmin gerçekliğe daha da ulaşmasına yardımcı olan etkenlerdir.

Dünya çapında bir üne kavuşan her yönetmen Jeanne D’arc’ın “enteresan” hikayesiyle ilgili bir film çekmeyi tercih ediyor. Örneğin, Robert Rosellini, Carl Theodor Dreyer, yeni dönemden Luc Besson ve tabii ki Robert Bresson…

Filmlerimi yaparken ne yapacağım üzerinde çok fazla düşünmem; sadece açıklamaya kalkmadan bir şeyleri hissetmeye çalışır ve bunu yakalamaya çalışırım…Düşünmek çok korkunç bir düşmandır. Sanat yaparken zekanı kullanmak yerine, sezgilerini ve kalbini kullanmalısın!” (Robert Bresson)

Bresson’un sinemasından bahsedecek olursak filmlerinde dramatik kurguyu çok önemsemeyen, klasik kamera açıları yerine insanların ellerine, ayaklarına ve yaptıklarına odaklanan, genelde hareketsiz, bel plan çekimleri benimseyen Bresson, bu özellikleriyle hemen fark edilen bir stile sahiptir. Görüntülerdeki tutumluluğu ve sadece “gerekli” görüntüleri aktarmak isteği minimal sinema yapma yolundaki birçok yönetmeni etkilemiştir.

Jean D’arc’ın Yargılanması (Robert Bresson, 1962)

Dreyer’in Jeanne D’arc’ın Tutkusu’na (1928) göre, Bresson’un Jean D’ar’cın Yargılanması (1962) filminde Bresson Jean D’arc’ı daha güçlü bir karakter olarak göstermiştir. Daha karanlık bir ortamlar kullanılmıştır. Dreyer’in tam tersine Bresson, karakterlerin yanı sıra  ortamla da bütünleşmemizi sağlar ve arka planda kullanılan ögeleri de ayrı bir önemle düzenler, gördüğümüz her nesnenin bir anlamı vardır. Dreyer nesneler yerine karakterlerin yakınına girerek onlarla daha sağlıklı bir şekilde empati kurmamızı  sağlar. Mekanları olabildiğince soyutlar. Hatta Jeanne D’arc’ın Tutkusu’nda dekordaki duvarlar bilerek pembedir. Çünkü o dönemde kullanılan siyah beyaz filmlerin insan tenine daha yakın bir ton vermesi böyle mümkündür. Dreyer, dekorda insan tenine daha yakın bir ton elde ederek mekan algısını tamamen yok etmek istemiştir.
Dreyer’in Jeanne D’ar’cı acı çeker, kafirlikle suçlanmasına karşılık sabırla direnir. Bresson’un Jean D’arc’ı ise daha güçlüdür.

İki yönetmen de filmlerinde kiliseyi ve din üzerinden elde ettiği gücü papazları ve din adamlarını grotesk tipler haline getirerek eleştirir.


 

Yazan: Gençer Utku Gediz
Not: Bu yazının tüm hakları Film Kafası’na aittir. İzin almadan ve kaynak belirtilmeden kopyalanması veya kullanılması yasaktır.
Reklamlar